Uncategorized

“paylaşma, kendini deşifre etme” gibi şeyler

-Ön not: Aslında “Paylaşasım geldi”de bitmişti yazı; sonra bi baktım devam ediyo.-

Buradaki yazıları genelde büyük bir heyecanla yazıyorum, çünkü içimden taşan şeyler oluyor. Yazarken de, -en azından bazen- çok şahane yazıyormuşum gibi geliyor. (Gülücük) Birkaç hafta sonra okuduğumda ise -elbette ki- hiç de şahane olmadığını fark ediyorum. Hatta saçma falan buluyorum bazen, ya da saçma olmasa da gereksiz… Gereksiz yere kendimi anlattığımı fark ediyorum, gereksiz detaylar falan… Paylaşasım geldi.
——–
Bir de, özellikle ilk paylaştığım gün ve sonrakinde, kaç kişi tıklamış, kaç kişi okumuş diye takip ediyorum heyecanla. Bir yandan da facebook’ta paylaştıysam kaç kişi “beğen”miş falan. Ne olacak bu onaylanma ihtiyacı, ne gereksiz… Hele ki sosyal medya üstünden olan hali. Sırf bunu aşmak için facebook hesabımı dondurmayı, blogu da kapatmayı düşündüm bir ara ama yapmadım, şimdilik.

“Sırf bunu” dedim de, sırf bu da değil. Yani sadece onaylanma değil, burada (sosyal medyada) var olma hali, her şeyini paylaşma ihtiyacı ve bu ihtiyacın artması. Daha da beteri, paylaşmadığın şeyin yaşanmamış gibi olması. Ve daha daha beterini (abartıyor muyum ki?) paylaşıcam şimdi, biraz kendimden utanarak. Mesela Alanya’ya geldim geleli (30 Kasım’dan beri) bi’ denize gireyim istiyorum. Özellikle ilk günler hava daha ılıktı, denizler zaten henüz çok soğumadı. Neyse… Gidemedim gidememesine de; aklımdan şu tip düşüncelerin geçiyor olması çok hastalıklı değil mi? “Denize gidicem de, bunu paylaşmak lazım, nasıl fotoğraf çekicem? Sahil de bomboş, kimseden rica da edemem fotoğrafımı çekmesini. Sahilden denizin fotoğrafını çeksem en azından. Ama o da yetmez ki; denizdeyken çekilmek lazım, Aralık’ta denize giriyoruz şurada.” gibi gibi şeyler işte…

Yetmiyor artık, bi’şeyi yapıyor olmak. Gösteremediğimiz, paylaşamadığımız şeyleri yaşamamışız gibi geliyor hatta; ve hatta belgeleyemeyeceğimiz şeyi yapasımız kaçabiliyor falan. Tuhaf yahu. İşin doğallığı da kaçtı sanki iyice. Ne biliyim…

-Bu arada, an itibariyle bu yazıyı paylaşacağımdan emin değilim ama paylaşırsam bu cümleyi de silmeyeceğim. Nedense bu tereddüdümü de aktarasım var çünkü.-

Ben yine kendi durumumu iyi görüyorum gerçi, çevremdeki birçok insanın, yukarıda paylaştıklarımı misliyle hissettiklerini görüyorum. Ve bunları -en azından henüz- sürekli olarak hissetmiyorum; sadece zaman zaman artıp azalıyor. Ama henüz tam olarak bağımlı saymıyorum kendimi, istesem şu dakika kapatırım hepsini. Cidden. Valla! (Gülücük)

Yukarıdaki deniz meselesi sadece örnek. Ne bileyim, arada çıkıyorum sahilde koşuyorum mesela, paylaşma ihtiyacı duyuyorum, her seferinde olmasa da bazen. Yahu koştun alt tarafı, niye paylaşasın? Bu, insanları neden ilgilendirsin?

Çaktırmadan bunu da paylaşmış oldum ve rahatladım, ayrı. (Gülücük)

Daha bir sürü şey geliyor aklıma da toparlayamıyorum. Ama ana fikri verebildim sanki biraz olsun. Üstünde düşünülesi bi konu bence. Hep “Cep telefonları yokken ne yapıyorduk?”, “Televizyon yokken ne yapıyorduk” gibi cümleler kurulur ya, şimdi de “Sosyal medya yokken ne yapıyorduk? Paylaşma ihtiyacını nasıl karşılıyorduk?” diye sorma zamanı galiba. Şimdi Filiz söyledi bunu; ondan şey ettim.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir