Uncategorized

kokuşmuş sistem ve sorular…

Ülke gündemi yine çok hızlı, benim kişisel “küçük” gündemim de öyle. Ülkede acayip işler olup bitiyor, bende de öyle. Bense an itibariyle sıkışmış ve yoğunlaşmış gündem durumuna mı kafa yormalıyım, yoksa kendime mi yoğunlaşmalıyım; onu düşünüyorum.

Bürge ile sıkça tartıştığımız bir konu başlığı var: “bireysel” – “toplumsal” hususu. Şu an için bir şey ifade etmemiş olabilir ama açıklayayım hemen. Soru basit aslında: Enerjimizi nereye akıtmalıyız? Kendimizle uğraşıp kendimizi bulmaya mı çalışmalıyız, yoksa toplumsal konularla, siyasetle ilgilenip makro çözümlerin peşinde mi koşmalıyız?..

Ben bir süredir ağırlığı büyük oranda “bireysel” yönüne koydum ve oradan ilerliyorum. Ağırlığı koydum dedim ama aslında bu kendiliğinden böyle oldu. Alınmış bir karar değildi yani. Bunu -diğer her şeyi olduğu gibi-, bir yandan tekrar tekrar sorguluyorum ama iyice kök salmış hissediyorum şimdiki felsefeme. Yani sorgulamalarım, durduğum yeri sarsmak bir yana, güçlendiriyor aslında.

Öncelikle gidecek çok yolum olduğunu görüyorum ve bundan dolayı işe kendimden başlamak gerektiğini düşünüyorum. Kaçımız kendimizi bulmuşuz ki başkalarının hayatlarını güzelleştirmeye çalışıyoruz? Kaçımız gerçekten mutlu ki başkalarına mutluluk ihraç etmeye kalkıyoruz? Kaçımız bu dünyaya niye geldiğinin farkında ki başkalarına yol göstermeye cür’et ediyoruz?

Ayrıca dünyanın ve ülkenin geldiği durumun farkında mısınız? Olay, hükümet olayı değil, sorunun birkaç zalim adam sorunu olmadığı gibi. Sorun, koskoca bir sistem sorunu. Her şey o kadar tuhaf kurgulanmış ki tutulacak hiçbir yanı kalmamış. Beton yığınlarının içinde yaşıyorken; günün büyük kısmı işte, daha küçük kısmı yolda, kalanı ise bunların stresini atarak geçiyorken; plastiklik ve kokuşmuşluk her yanımızı sarmışken neyi düzeltebileceğimizi sanıyoruz? Hayal ettiğimiz “düzelmiş” dünya nasıl bir yer acaba? Sahi hala özgürce hayal kurabiliyor muyuz? Doğamızdan tamamen uzaklaştığımız, mış gibi yaşamlar sürdürdüğümüzün farkında mıyız?

Niye hala harekete geçmiyoruz? Neyi bekliyoruz? Niye o “radikal” adımları atamıyoruz? Niye protesto ile yetiniyoruz? (Gerçi bunu bile yapmıyorduk, şimdi neyse ki ayağa kalkıveriyoruz en azından.)

Ama neden hala, hiçbir şey olmamış gibi dünyanın dönmesini sağlıyoruz? Neden şu üretim-tüketim çarkından, borç-kredi sarmalından çekip almıyoruz kendimizi? Gerçekten niye hala işe gidiyoruz? Niye şalterleri indirmiyoruz?

Niye sadece kafa sallıyoruz? Niye “beğen”ip sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz?

Bu kadar mı korkuyoruz? Veya hala kurtarıcı mı bekliyoruz?

Çok şey var yazacak ama neresinden tutacağımı bilmiyorum. İki de alıntı yapayım. Zira aynı zamanlarda yazılmış benzer şeyleri okumak bana daha çok cesaret verdi, güçlü hissettirdi, belki bunu okuyanlara da ışık olur.

Birincisi Durukan’ın Yeşil Gazete’de başlamış olduğu “Kırsala Dönüş” yazı dizisinin ilk yazısından:

“Bu yazıyı yazdım, yayınlamadan az önce Berkin Elvan’ın ölüm haberi geldi. Berkin, öldü. Biz hayattayız. Onun için yapılacak şey, ölümünü geride kalanlar için az da olsa anlamlı kılacak bir iç-devrimi hemen yaşamak, “AMA”ları hayatımızdan silmek, korkularımızın esaretinden sırıtarak kurtulmaktır. Bu yazı dizisi de, o ulvi ve kitlesel farkındalık ve ayma anının ateşleyicilerine, Gezi’de öldürülenlere adanmıştır. Ya da şöyle soralım, ana fikri de şimdiden ifşa ederek: “Berkin öldü, peki biz gerçekten yaşıyor muyuz?”

İkincisi ise Tamer Kardeş’in yapmış olduğu paylaşım:

MAKİNA BİR CANIMIZI DAHA ALDI…
söyleyecek söz kalmadı artık…
çünkü o insan kanıyla besleniyor, tabiatın canıyla besleniyor…ona hak, hukuk, laf, söz anlatamazsınız… yürüyüşler, protestolar elbette yapalım ama daha önemlisi makinayı sonsuza kadar tarihe gömecek işler yapalım…makinadan kopalım,kendi hayatımızı kuralım…

MAKİNAYA HİZMET ETME….ona çalışma, dostlarınla birlikte yaşam birliktelikleri kur…makineden kop…kendi barınmanı, enerjini, beslenmeni, sağlığını, güvenliğini kendin organize et…buna gücün var…
MAKİNANIN SİYASETİNE ALET OLMA… makinanın hangi dişlisine oy verirsen ver makina güçlenir, bunu unutma…onun sandığına uğrama bile…iktidarını ya da muhalefetini destekleme… bu onun oyunu,iradeni devretme, kendini devretme…sen kendi oyununu kur…
MAKİNAYA KANMA… eğitimine, medyasına, akademisyenlerine inanma… hepsi de makinaya rıza göstermen için maaş alıyorlar…makinanın meşru, doğru ve yenilmez olduğuna seni ikna etmeye çalışıyorlar…
MAKİNANIN İNSANI PARÇALAMASINA İZİN VERME… makina insanı tamımlamaya cüret eder… türk, kürt, alevi, sünni, kadın, erkek, doğulu, batılı, çocuk, yaşlı vs vs… hayır insan birdir… o bir’in içinde hepsi vardır…makinının seni bölmesine izin verme…sahte düşmanlara değil sahici düşman makinaya gözünü dik…

Ekleme: Yazıyı paylaştıktan yarım saat sonra karşılaşmış olduğum blog! Henüz sadece 5-6 yazı var ama her yazı ver her cümle ilham verici, ayağa kaldırıcı. Bi’ tıklayın abilerim – ablalarım…  http://kecilerveisgaller.blogspot.com.tr/2014/03/sev-ya-da-terk-et.html?m=1

—————————————–
Eğer bu veya diğer bir yazım -veya eylemim- bir yerlerinize dokunduysa; sizi mutlu ettiyse, ilham verdiyse, düşündürdüyse, bir şeyler yapmak üzere harekete geçmek için teşvik ettiyse vs. ve buna karşılık olarak bana para veya başka bir armağan iletmek isterseniz bi’ ses verin lütfen: emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir