Uncategorized

o-bu-şu

Yorgun bir İstanbul akşamından gelsin o zaman:

Pazartesi akşamı İstanbul’a geldim (yolyola‘dan bulduğum araç ile ucuz, konforlu ve hızlı bir şekilde) ve Salı günü başlayan permakültür tasarım eğitimi ile yoğruluyorum. Eğitim gayet güzel geçiyor, çok da şey öğreniyorum(z); yalnız bununla birlikte çok da yorucu. Her gün 10’da başlayan eğitim 18:30 – 19:00 arasında bitiyor ve biz de bitiyoruz ((: Pazar günü mola günümüz, sonra bi’ beş gün daha ve 28 Kasım Cuma akşamı itibariyle tamamlanıyor.

İstanbul’dan ayrıldığımdan beri ilk kez buraya gelip de plan programlara girişmiyorum herhalde. Bunda bir etken eğitimin uzunluğu ve yoruculuğu ise bir diğeri de sosyal enerjimin normale göre düşük olması galiba. Haberleştiğim arkadaşlarım olmadı değil ama bu sefer “şunu da göreyim, bunu da” olayına daha az girebileceğim gibi görünüyor. Yine de elimden geleni yapacağım tabii ((:

Yalnız henüz tarihi kesinleşmemiş olmakla birlikte beni çok heyecanlandıran ve görünen o ki birkaç gün fazladan kalmama neden olacak bir durum ortaya çıktı: Kuzenim Elçin’in de kurucularından olduğu İTÜ Permakültür Kulübü, ilk söyleşileri için beni davet etti :)) Hihi, tabii ki çok heyecanlıyım bu konuda. Hikayemi anlatabileceğimi ama bunu permakültüre bağlayamayacağımı söyledim, “olsun” dediler. Gerçi şimdi eğitimin de katkısıyla düşünüyorum da; yaptıklarım ve seçimlerim birçok, hatta her açıdan bağdaşıyor permakültürle; galiba bağlayabilirim.

İstanbul’da fazla kalmaya niyetim yok. İTÜ’cülerle söyleşimi yapar kaçarım, Aralık başında. Zaten köyden ayrılmayı hiç istemeyerek geldim ama işte eğitimi kaçırmak istemedim… Şehir uzun süredir basıyor da kışa girdikçe daha fena basıyor sanki. Köyde öyle değil ama… Yani orada her mevsim keyifli. Geçen gün bi’ sağanaklar, şimşekler, yıldırımlar patladı mesela; Begüm ve Sevil’le ışıkları kapatıp bir saatten fazla süre ile verandada mest olmuş bir şekilde izledik ve dinledik renk ve ses cümbüşünü. İnanılmazdı…

Bu arada yine bir önceki yazıda yazdığım üzere bir önceki hafta sonu Bodrum’a gittim, Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali için. 20 filmin 15’ini izlemeyi başardım ve ufkum biraz daha açıldı. En güzeli de aldığım kısa notları Begüm ve Sevil’le paylaşmak oldu. Hem anlatınca hafızamda biraz daha yer etmiş oldular, hem de o konularla ilgili görüş alışverişi yapmamıza vesile oldu. Pek verimliydi netekim, bundan sonra hep yapıcam bunu ((:

Bi’ Güney Amerika ihtimalinden bahsetmiştim ya, o iş ölü doğdu gibi korkarım ama çıkmadık candan da ümit kesilmez.

Saatsizlik güzel gidiyor(du) bu arada. 27 Ekim’den beri büyük oranda saate bakmadan yaşıyordum. Şimdi İstanbul’da eğitim olduğu için, bir de Bodrum’dayken festivalde filmleri kaçırmamak için işler değişti tabii. Ama köydeki durumu anlatıyorum şimdi. Bilgisayarın masa üstünde ve telefonumun ekranında gizledim saati ve arada sırada yanlışlıkla öğreniyorum sadece ve bu zamanlarda da “ahhh, saati gördüm” diye bir feryat ediyorum. Ama çok da sorun olmuyor, çünkü o niyete girince birdenbire tüm önemini kaybetti benim için saat mefhumu. Yatma-kalkma, yemek yeme ve diğer tüm zamanlı görevlerden çok büyük oranda azat oldum, artık daha da çok bedenimin ve ruhumun ihtiyaçlarına göre yaşıyorum. Çok da memnunum bu durumdan.

Benim analitik ve deneysel kafam bunu da analiz etmek istemişti tabii. Yukarıda bağlantısını paylaştığım yazıda belirttiğim üzere yatma-kalkma, yeme-içme saatlerime daha sonradan bakmak ve değerlendirmek için bi’ gönüllüden destek almak istemiştim. Her seferinde ona sms atacaktım ve benim için not edecekti. Yani plan buydu. Gönüllü de çıktı hemen, hem de birden fazla. Ama sonra fark ettim ki böyle bile yapsam, doğallığından bir şeyler kaybedecekti sanki. Hem ne gerek var yahu, her şeyi analiz, her şey için tablo… Sonuç olarak vazgeçtim bundan ve sadece bıraktım kendimi, iç zamanıma. Analiz manaliz yok.

Tam gündemden kısa kısa oldu ama son iki maddem kaldı:

Birincisi (hem belki merak edenler vardır) Eylül ayında “deney”i bitirdim bitireli her yazının altına, bu yazının da altında yer alan ibareyi ekledim ve yazdıklarımdan veya eylemlerimden dolayı ilham alan kişilerden, içlerinden geldiği takdirde bana armağan iletebilmeleri için yol açtım. Daha da doğrusu, deneyin bitmesiyle kapanmış gibi görünen kapının tam anlamıyla kapanmadığını belirttim. Bunu herhangi bir beklentiyle yapmamıştım ama dediğim gibi, kanalı açık tutmak istedim ve -galiba- her daim de öyle kalacak. Şimdiye kadar bir kişi buna karşılık olarak benimle irtibata geçti ve bana iletmek istediği şeyler olduğunu söyledi. Gerçi o da henüz iletemedi ama haberleştik, bekliyorum. ((:

Bununla birlikte Filiz Öztürk, Mustafa Deniz, İstem ve Begüm (kimseyi atlamadım di mi) halen desteklerine devam ediyorlar, sağ olsunlar. Bir de nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde acayip fazladan param birikti Eylül ayında ve artanı yine borç bile verdim, iki ayrı kişiye. Şimdi elimdeki para bittiği için parça parça geri istemeye başlıyorum ((: Bir takım alışverişler işte…

İkincisi, İstanbul’a gelmişken -29-30 Kasım’da- bir armağan ekonomisi atölyesi daha yapsam diyorum ama lojistik konularla ilgilenmek için yeterince enerjim de yok. Bugün Galata Şifahanesi’nin uygun olmadığını öğrendim, önümüzdeki günlerde çok kasmadan uygun bir yer bulabilirsem yaparım, bulamazsam bu seferlik pas geçerim mecburen. Bununla, yani yer bulma konusu ile ilgili olarak destek olmak isteyen varsa bana ulaşırsa pek sevinirim bu arada.

Oradan buradan şuradan karmaşık bir yazı oldu belki ama…

Bitti.

—————————————–
Eğer bu veya diğer bir yazım -veya eylemim- bir yerlerinize dokunduysa; sizi mutlu ettiyse, ilham verdiyse, düşündürdüyse, bir şeyler yapmak üzere harekete geçmek için teşvik ettiyse vs. ve buna karşılık olarak bana para veya başka bir armağan iletmek isterseniz: emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir