bana dair

levrek değil de yoğurtlu patlıcan…

Bir hikaye yazmaya çalışıyorum (son bir saattir) ama o kadar çok şey paylaşmak istiyorum ki çorbaya döndü, toparlamakta zorlanıyorum.

Bazı yazılarımda olduğu gibi… Ya da aslında tüm hayatım gibi…

Bir hayata her şeyi sığdırmak istiyorum. Heyecanlanıyorum, hevesleniyorum, coşkulanıyorum… Onu dene bunu dene yine dene yine dene (şarkıyı hatırlayan var mı?)… Heyecanım, hevesim, coşkum aynı seviyede kal(a)madığı için her şeyden azar azar koyuyorum tabağa; biraz ondan çöpleniyorum, biraz bundan. Balıkçıya gidip rakının yanına birkaç meze söyleyip onlarla doymak; ana yemeğe, yani balığa sıra gelmemesi gibi. Naapiyim, yoğurtlu patlıcan, deniz börülcesi, bir de güzel beyaz peynir rakının yanına daha çok yakışıyor ızgara levrekten. (Levrek de yakışıyor tabii sayın okuyucu ama işte “o mu bu mu?” deyince cevabım “bu” oluyor.)

Bir tane ana yemek yemektense, bir sürü meze yiyorum. Küçük kayık tabaklarda pek güzel görünüyor, hem de bir sürü çeşit… Balık yemek de iyi güzel lakin bir de beğenmezsen ya da yarısından sonra sıkılırsan… Çok pişmiş gelirse… Mevsiminde tutulmamışsa… Meze öyle değil, zaten ufak; beğenirsen bir tane daha söylersin, beğenmezsen barbunya pilakiye geçersin.

Bir de mezenin güzel yanı, hep ortaya söylenmesidir. Balık, yani ana yemek, çoğu zaman bireyseldir ama bir meze söylersin, masada beş kişi varsa beşi de tırtıklar.

Mezenin “soğuma” gibi dertleri de yoktur. Gerek balık, gerekse diğer ara sıcaklarda zamanlama çok önemlidir. Hep doğru zamanda doğru adımı atman gerekir. Soğuyunca pek bir şeye benzemezler. Ama gecenin başında söylediğin mezeden, üç saatin ve birkaç dublenin sonunda hala, çatalının ucuyla veya ekmeğin yumuşak tarafını kendisine bandırmak suretiyle gönderebilirsin mideye. Hatta ertesi güne kalan mezeler çoğunlukla daha bi’ lezzetlenirler.

Meze iyidir yani, çok kasmaya gerek yoktur. Kim bilir, belki aslında hayatta da çok kasmaya gerek yoktur. Biraz ondan, biraz bundan, tırtıklaya tırtıklaya, dalga geçe geçe…

—————————————–

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir