bana dair

Zihnimde yolculuk

Ukalalık gibi mi görünür bilmem ama dünkü yazımı çok beğendim. Hayatımda kullandığım en iyi metafordu bana göre. Gerçi bir sürü kişi, esas anlatmak istediğim konudan ziyade metaforlar üzerinden yorumlar yazdılar facebook’ta ama olsun. Umarım anlaşılmıştır ne anlattığım. (Sonuna sözlük koysam mı diye de düşünmüştüm aslında, rakı=hayat , meze= … gibi… ama yapmadım.)

O değil de zihnin işleyişi ne garip. Aynı yazının ilk cümlesinde yazdığım üzere, bir hikaye kurgulamaya çalışıyordum tam, -hadi minik bir spoylır vereyim- vasatlık üzerine; sonra konu bambaşka bir yere kaydı ve empati yapMAma gibi bir yerlere savruldu; hikayenin içinden çıkamayıp, o an için kapatıp sadece iki cümleyle bu durumumu paylaşmak isterken kendiliğinden çıkan bir metafor ve kendi kendini yaratan bir yazı. Gerçekten çok şaşırıyorum.

İlk paragraftan sonra bir de aşağıdaki paragrafı yazmıştım ama konu başka bir yere sapınca o kısmını kes-yapıştır yaptım ve bu yazıya taşıdım. Şimdi de oradan devam edesim var ama an itibariyle nasıl devam edeceğimi de bilmiyorum aslında. (Bir yandan yazı yazarken diğer yandan yazma sürecini anlatmak da ayrı bir ilginçlik oldu! Bu da üçüncü unsur oldu şimdi, iyi mi? 1 – Yazının kendisi, 2 – Yazı yazma süreci, 3 – Bu iki sürece yukarıdan bakan ben … … Ve evet, şimdi de 4 – Yukarıdan bakan beni fark eden ben … …. Ve evet, 5 – … … Haydaaa! Sonsuz ben var benden içeru!) Bu böyle gider de bir dakika önce bunları yazmak aklımdan bile geçmiyordu yahu!

Pufff, okuyanlar anlıyor mudur acaba ne dediğimi…

Onu diyordum, aşağıdaki paragrafla, yani dünkü yazıdan kes-yapıştır yaptığım paragrafla devam edeceğim (bakalım sonrasında ne çıkacak):

Bir de çok acele ediyorum. Bir saatte yazayım, paylaşayım istiyorum. Kolaycılık mı bu, tembellik mi, sadece yoğun ve acele paylaşma isteği mi, yoksa egosal bir durum mu? Hani, çok önemli şeyler yazıyorum (?), çok mühim tespitler yapıyorum (?), dünyayı kurtarıcam (!) falan ya…

Alıntı yaptığım paragrafın italik olması ancak sonlardaki parantez içi ünlemin düz yazı olmasının nedeni bu işareti şimdi eklemiş olmamdır. Bu kadar lüzumsuz detaylarla okuyucuyu bu kadar baymamın (acaba?) nedeni ise henüz bilinmemektedir.

… …

Dünyayı kurtarma konusu önemli, hem de çok. Dünyayı kurtarmak kadar bu konuya bu kadar kafayı takan insanoğlunun varlığı da… Bir keresinde yine bir yazıda bundan dem vurmuştum da -bir arkadaşım yazımı paylaştığında- tanımadığım biri, o paylaşımın altına “Bakalım dünya kurtarılmak istiyor mu?” diye yorum yazmıştı. Haklıydı da… Kaldı ki ne hakla ve cür’etle dünyayı kurtarma işini üzerimize alıyoruz, bir; dünyanın kurtulma yolunun bizim düşüncelerimizden geçtiğini düşünüyoruz, bu da iki. Begüm, bunun egosal olduğunu söyler hep.

Şimdi buna komple itiraz edemiyorum ve hak da veriyorum aslında ve-fakat bu da yeni bir çeşit ezber olmasın? Eski ezberlerden uzaklaşmak iyi güzel de bizler* de kendi ezberlerimizi yaratıyor olabilir miyiz? (Bu fikri başıma musallat eden de -bir yıl kadar önce yaptığımız sohbette- Hira’dır, yetkililere duyurulur.) Gerçekten de her konuda iyinin ne olduğu göreceli midir? (Şu anda kafamdan geçen onlarca şeyin hangi birini, hangi sırayla yazmalı?) Ne bileyim, orada burada ölen, acı çeken yüzlerce, binlerce insan, doğa katliamları, yüzeysel hayatlar, şunlar-bunlar… Hani mesela bunların kötü olduğu çok bariz değil mi?

Gerçi şimdi de hemen kendime hatırlatıyorum ki ikiliklerin dünyası ya bu hani, zıtlıkların birlikte var olduğu… Hani dibe vurmadan yukarı çıkamıyorduk ya.. Hani karanlığı görmeden aydınlığın kıymetini bilemiyorduk ya… Savaş olmayınca barış için, başımıza bir diktatör gelmedikçe özgürlüklerimiz için ayağa kalkamıyorduk ya…

Bu da beni, sadece, olanı anlamaya çalışmaya, gözlemlemeye itiyor. İnandıklarım doğrultusunda yaşamaya, bu şekilde yaşarken kendimi görünür kılmaya ve ötesi için endişelenmemeye… Galiba gerçekten de iyi, kötü diye bir şey yok. Bu yaftaları yapıştıran bizleriz sanki…

… …

Hayatın anlamı, ne için buradayım, ölüm gibi konular daha sık geliyor aklıma, son zamanlarda. Yine de çok uzun süre üstlerinde durmuyorum. Bir yandan çok merak ediyorum, diğer yandan ne kadar düşünsem, okusam, gerçek olana erişemeyecek olduğumu biliyorum. Öte yandan hissederek, yavaşlayarak ve hatta durarak bu bilgilere ulaşabilirim gibi geliyor bazen, bu da bir ezber değilse tabii

Hımmfff, bilemiyorum ama tüm şu ruhani şeylerin uydurma şeyler olmamasını istiyorum. Dinlerde olduğu(na inandığım) gibi kendimiz uydurup kendimiz mi inanıyoruz birtakım ruhani şeylere, yoksa bunlar (en azından bir kısmı), gerçeğin ta kendisi mi? Öyleyse iyi, hoş, çok sevinirim. Tüm bu acılar, sevinçler, coşkular, kırıklıklar… Bütün bunları deneyimlemek için gelmeyi seçtiysek bu dünyaya, ne ala. O zaman “kötü” olarak atfettiğimiz tüm o şeyler de kötülüklerini yitiriyorlar zaten. Diğer seçenek korkutuyor biraz beni. Her şeyin sadece basit bir tesadüf olduğu, kötülüklerin gerçek olduğu, öldükten sonra yok olup gideceğimiz gibi fikirleri sevmiyorum. Valla öyle değildir umarım yaa!

Doğayla çok daha haşır neşir oldukça, bir şeylerin varlığını çok daha kuvvetli hisseder oldum gerçi. Toprağın oluşumunu anlamaya başladığımda, hayatın hiç bitmeyen bir dönüşüm süreci olduğunu gözlemlediğimde, meyvelerin, sebzelerin oluşum süreçlerini izlediğimde, bir süre herhangi bir insanın veya hayvanın gözünün içine baktığımda, orada bir şeyin var olduğunu hissediyorum. Ve galiba uydurma, “yeni ezber” falan değil bu.

… …

Ne atladım ama daldan dala…

* “Bizler”i nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum, homojen bir “biz” olduğumuzu da düşünmüyorum ama -kabaca- doğayla bir olduğunu fark eden ya da fark etmeye başlayan, ona dönen ya da dönüş yoluna veya niyetine giren, kalpten yaşamaya ve iletişmeye çalışan bir grup insanız işte.

—————————————–

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir