bize dair

Hadi gelin artık!

Sistem bu, işi bu. Canımızı almaya, almadığı canları ise sömürmeye devam edecek.  

Bir yandan “içerde” kalıp vergimizi vermeye devam edip militarizme ve devlete hizmet etmeye devam ettiğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek. 

Yapabileceğimiz en güzel şey “bu oyunu oynamıyorum” deyip kendi oyunumuzu kurmak. Hadi gelin artık!!

Birkaç saat önce Facebook profilimde yukarıdaki cümleleri yazmıştım, oradan devam etmek istiyorum.

Bugün Suruç’ta olanların farklı veçheleri, dün Reyhanlı’da, önceki gün Roboski’de, daha da önceki gün güzel yurdumun farklı bölgelerinde yaşandı. Yurdumla kalsa iyi, dünyada da yaşanıyor; birçok yer katliam, ölüm, yokluk haberleriyle çalkalanıyor. Hatta bir sürüsünde bu, süreğenleşmiş durumda. Yani haber değeri bile olmuyor, bir yerden sonra. Biz henüz o aşamaya gelmedik neyse ki.

Ama bu durumun -en iyi şartlarda bu şekilde- devam edeceği çok açık. Bunlar yaşanmaya devam edecek, birileri (kimisi samimi kimisi timsah gözyaşlarıyla) bunları lanetleyecek, birileri eylem yapacak, birilerinin umrunda olmayacak vs. Sistem durduğu yerde durduğu takdirde bu döngü sonsuza -veya biz bu gezegeni iyice yaşanmaz hale getirip sahneden ayrılana- kadar devam edecek.

Hiçbir şey diğer olan bitenden bağımsız değil. Ondandır Afrika’da kanat çırpan bir kelebeğin Amerika’da kasırgaya neden olabilmesi. Burada iki ana konu var içimde canlanan: Birincisi dünyadaki bütün o kötülüklerin, katliamların, felaketlerin, içimizin birer yansıması olması. İkincisi ise en üstte de paylaştığım, “sistemin içinde yer alarak” dolaylı da olsa suç ortağı olmaya devam etmemiz.

1 – Bugünkü patlamadan sonra insanların yazdıklarına baktığımda çok büyük bir nefret söylemi, düşmanlık hissiyatı görüyorum, bir de çaresizlik. Özgecan’dan sonra veya diğer toplu katliamlardan sonra gördüklerimden farklı değil. “Bizim taraf”ın (ne demekse) da içindeki nefret bu tip olaylarda ortaya çıkıyor sanki. Sakin, sükunetli yaklaşan pek kimse göremiyorum. Hissiyatım o ki “bizim çocuklar” bu olayların nedeni olanları bir şekilde ele geçirseler bir kaşık suda boğarlar. Hatta öyle zannediyorum ki bu yazdığımı okuyanlardan bir kısmı “E heralde, başka naapıcaz, onlar bizim çocukları patlatırken acıdılar mı, düşündüler mi?” gibi düşüncelere geçtiler bile. İşte bu da bizi kısır bir döngüye götürüyor. “Biz” fırsat bulduğumuzda “onlar”ı kesip biçiyoruz ya da en iyi şartlarda görmezden geliyor ya da asimile falan ediyoruz, “onlar” fırsat bulduklarında “biz”im hesabımızı görüyorlar.

Bu, böyle sürüp gider, çünkü tırnak içine aldığım “biz” ve “onlar” ayrımı her kesimde var ve bu ayrım var olduğu sürece rahat yüzü göremeyeceğiz. İçimizle hesaplaşmadan, kendimizdeki kötüyü fark etmeden ve kabullenmeden yol alamamaya devam edeceğiz.

2 – Sistemin içinde yer alma konusuna gelince… (Şu anda köyde yaşıyor olmam sistemden azad olmam anlamına gelmiyor. Yani üstten bir bakış falan yapmıyorum, kimseyi eleştirmiyorum da. Sadece durumu ortaya koymaya çalışıyorum, aklım fikrim ve hissiyatım yettiğince.) Ben de hala sistemin bir parçasıyım ama payımı elimden geldiği kadar azaltıyorum ve zamanla daha da azaltacağım. Ani bir kopuşla her şeyden tamamen uzaklaşmak benim için keyifli bir yol da değil, şenlikli bir yol da. O yüzden adım adım ilerlemeye (daha doğrusu gerilemeye) çalışıyorum. Şu anda yapabildiğim, parasal faaliyetlerimi en aza indirerek mümkün mertebe temel ihtiyaçlarımın ötesine geçmeyen bir tüketim içinde olmak; bu tüketimin hemen hemen tamamını ekolojik çiftlikler ve yerel pazarlardan sağlamak ve dolayısıyla kullandığım parayı temiz kaynaklara aktarmak; kıyafet, teknoloji gibi harcamalara girmemek vs. Bu tip önlemleri artık herkes biliyor zaten.

Herkesin bilmediği ise, dünyayı -eğer kurtulacaksa- gerçekten de kolektifleşen ve büyüyen bireysel hareketlerin kurtaracağı. (Dünyanın kurtarılmaya gerçekten ihtiyacı var mı, biz kendimizi ne sanıyoruz da onu kurtarmaya kalkıyoruz gibi sorular da kafamda mevcut, merak etmeyin) Bireysel adımları hemen bugün atmaya başlamadığınız takdirde ekolojik, sosyal yıkımlar, kitlesel katliamlar devam edecek. Bu bağlantıyı nasıl daha net göz önüne serebileceğimi bilmiyorum ama varlığını görüyorum. Benim için o kadar net… Mesela aylar önce yazmıştım ki

“(…) sistemin özeti her gün konteynıra attığınız çöpte mevcut. Mevcut sistem ne kadar kirliyse çöpünüz de öyle, ne kadar karmaşıksa çöpünüz de öyle, ne kadar umursamazsa çöpünüz de öyle. Çok fazla okumaya, araştırma yapmaya gerek yok. Çöpünüze bakın, ne tükettiğinizi ve kim olduğunuzu görün.”

Durum bence bu kadar basit. Ama okuyanlar, benim çıkardığım anlamı çıkarıyorlar mı bilmiyorum. Ve yukarıda bahsettiğim, sadece evde fiziksel bir şekilde ortaya çıkan çöp. Bir de tükettiğimiz ürünlerin üretim süreçlerinde ekolojiye ve insan hayatına verdiğimiz zararlar var ki pöff.

Çalıştığımız ve hizmet ettiğimiz yerlerin çöplerine de bakmak iyi olabilir. Çok yazdım ve bir sürü insan da yazıp duruyor ama gerçekten de neye hizmet ediyorsunuz? Ne için çalışıyorsunuz? Ne kazanıyor ve bu kazancınızı neye harcıyorsunuz?

Ve en temiz işlerde bile çalışıyorsanız… Her ay maaşınızdan kesilen vergiler bu sistemi, askeriyeyi besliyor, harcamalarınız doğayı katlediyor; …

Devam edemiyorum. Daha önce benzer şeyleri yazıp durduğum için kendimi tekrar ettiğimi hissediyorum.

Ama son bir durum tespiti ve bir çağrıyla bitireyim:

Yaşam tarzımızı değiştirmeden, sadeleşmeden, kendimizle ve doğayla bütünleşme yoluna girmeden ne yapsak boş, bana kalırsa. Sivil toplum örgütleri ile, imza kampanyaları ile, siyaset ile hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimiz çok açık. Bir kısım örgütün ve imza kampanyasının yıkımı yavaşlatma etkilerini göz ardı ediyor değilim ancak hayat tarzımızı, dünyayı algılayışımızı tamamen değiştirmeden bu devran değişmez canlar.

Bu yol size göz kırpıyor da cesaret bulamıyor veya nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız ben buradayım. Elimden gelen desteği sunarım. (emreertegun@gmail.com) Sadece ben değil elbet, bir şekilde hayatını değiştirmiş kişilerden benim tanıdığım hemen herkes desteğe hazır. Yeter ki bi’ niyetlenin.

Hadi gelin artık!

—————————————–

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki…

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir