bize dair

Ah şu para mefhumu!

Bilenler bilir, para konusuna epey takmış durumdayım. Gerek yapmaya çalıştığım zihinsel analizlerle, gerek yaptığım okumalarla, gerekse konuya dair yaşadığım tecrübelerle bir süredir bu sularda geziniyorum. Konuya dair önemli farkındalıklarımın oluştuğunu düşünüyorum ama bunları doğru cümlelerle aktarmaya her zaman yeltenemeyebiliyorum. Bazen de deniyorum, şimdi deneyeceğim gibi…

Aylardır kafamda dönen bir cümle var: “Para kazanmak için, yapılan şeyi metalaştırmak gerekiyor.” (“Meta”nın tanımından bile emin değildim aslında ama şimdi TDK’dan baktığımda “mal, ticaret malı” olarak tanımlandığını görüyor, yola devam ediyorum.) Ne kadar güzel şeyler yaparsan yap, insanlara veya diğer canlılara/cansızlara ne kadar fayda sağlarsan sağla; yaptığın şeyi metalaştırmadığın sürece para kazanamıyor, dolayısıyla geçimini sağlayamıyorsun. “Eee, ne var ki bunda?” gibi soruları duyar gibiyim. Bir şey yok bunda, yani aslında çok şey var ama şu anda eleştirmekten çok, durumu anla(t)maya çalışıyorum.

C.Eisenstein ve M.Bookchin’in söylediklerinin çok kaba bir sentezini yaparsak; herkesin birbirini tanıyacağı kadar küçük, temel ihtiyaçların karşılanacağı kadar büyük bir toplulukta, tüm bireyler hayata sunmak üzere geldiği armağanlarını ortaya sunarken bütün ihtiyaçlarını giderebilecektir. Gıda, barınma, sosyallik, tıbbi bakım vs… Herkesin birbirini tanıması ve birbirine bağımlı bir topluluk olma hali; yapılanların görülmesini ve takdir edilmesini, yapıl(a)mayanların ise hoş görülmesini sağlarken yeterli çeşitlilik içeren büyüklükte bir topluluk, ihtiyaçların giderilmesini garanti altına alacaktır.

Fakat dünyamız öyle değil şu anda. Kendine yeten topluluklar olma halinden çok uzaktayız. Her birimiz, birbirini tanıması mümkün olmayan kocaman bir ağın parçasıyız; ayrıca hemen hiçbirimiz armağanlarını özgürce sunamıyor. Zira ihtiyaçlarımızın giderilmesi garanti altına alınmamış olduğu için bunu “tek başımıza” gerçekleştirmemiz gerekiyor (aksi takdirde ihtiyaçlarımızı giderMEmeyi garanti altına almış oluyoruz) ve yapmamız gerekense para kazanmaktan başka bir şey değil.

Ve başa dönüyorum: Bilgiyi, beceriyi veya sahip olunan herhangi bir şeyi metalaştırarak bundan parasal kazanç sağlıyor, kazandığımız para ile de -satın almak suretiyle- ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz. Denklem bu kadar basit.

Basit olmasına basit ama bunun daha güzel bir yolu olabilir mi? Bilgimizi, becerimizi, yeteneklerimizi, armağanlarımızı özgürce kullanabileceğimiz yeni bir sistem inşa edebilir miyiz? Bunları düşündükçe, tekrar tekrar, kendine yeten topluluklar olmanın güzelliğine ikna oluyorum. Oyun gibi bir yaşam, herkes armağanları doğrultusunda üretiyor ve özgürce paylaşıyor. Ne güzel değil mi? En azından idealde öyle fakat oraya giden yolun nasıl bir yol olduğunu net bir şekilde bilmiyorum. Yürüdükçe öğreniyoruz işte hep beraber.

Bu “ideal”e ulaşır mıyız, ne zaman ulaşırız bilmiyorum ama para kazanmanın bunca kutsallaştırılmasını değiştirmek (ama para kazanmayı kötülemeden!), iyi bir başlangıç olabilir sanki. Bir süredir parayla epey barıştım ve onun kötü bir şey olmadığını, bizim (yani bütün olarak insanlığın) onu kullanış biçimimizin onu kötüleştirdiğini düşünüyorum. Yani aynı para, hızla çirkinleştirdiğimiz dünyamızın güzel bir yer olmasını da sağlayabilir aslında. Yapmamız gereken tek şey, karar vermek.

Diyorum ya; paranın varlığı, para kazanmak kendi başına kötü veya iyi bir şey değil ama bunun bir çeşit kutsal eylem olmasından da hoşnut değilim. Geçenlerde yaşadığım küçücük -ve aslında her gün binlerce yerde benzerleri tekrarlanan- örnek benim için çok çarpıcıydı, nedendir bilmem…

Ayvalık’tayız, babamla birlikte. Bitişik evde yaşayan bir komşu var, babamla muhabbetleri fena sayılmaz. Bir çocuk geldi, elinde 1,5 litrelik su şişesinin içinde limonata. Annesi yapmış, o da satıyor. Aman babamın komşusunun ne hoşuna gitti; ne beğeniler, “aferin”ler, “işte böyle olacaksın”lar… Para kazanma öyle kilit bir noktada ki şimdiden harçlığını çıkarmaya başladığı için çocuk, dakikalarca övgü aldı. İşin ilginci, çocuk, satmaktan daha “yüce” olarak adlandıracağımız bir şey yapsaydı, misal, “annem limonata yaptı, ben de size ikram etmek istedim.” deyip öylece hediye ediverseydi daha az övgü alacaktı. Ertesi gün kek getirse, daha ertesi gün bir tabak barbunya… I ıhhh, ne yapsa o satışı yaptığı kadarki övgüyü alamazdı çocuk. En ufak şüphem yok. Zira hiçbir şey “para kazanmak”tan daha elzem, daha kıymetli, daha kritik değil.

İşte bu algıları ve işleyişi bir şekilde değiştirsek diye hayal ediyorum. Yukarıdaki, basit bir örnekten ibaret ancak çevremize ve algılarımıza baktığımızda her yerde bunun türevlerini görebiliriz. Nasıl değiştirebileceğimizi bilmiyorum tabii ama durumu doğru bir şekilde saptarsak yol almayı başarabiliriz belki.

Konu çok geniş, çok karmaşık ve hayatlarımızın tamamına sızmış durumda. Bundandır ki bir yandan toparlamakta zorluk çekiyorum, diğer yandan konuya dair başka fikirler de dönüyor içimde ama bu yazıyı karmaşıklaştırmak istemiyorum. Yazmaya niyetlendiğim Şenlikli Ekonomi kitabında az çok hepsini toparlamayı umuyorum, bakalım o günler ne zaman gelecek (gerçi çok da uzak değil gibi). O günlere kadar, böyle, ara ara yazmaya devam…

—————————————–
Birkaç gün sonra bu yazının devamı geldi, şuradan ulaşabilirsiniz.
—————————————–

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki…

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir