bize dair

Hikaye: Ceyda ile Burak

Geçenlerde bir büfede sandviç yerken kulak misafiri olduğum, -isimleri aklımda yanlış kalmadıysa- Adem ve Burak’ın tartışmasının dökümü -biraz eksiğiyle- aşağıdadır.

A – Evet abi tamamen haklısın. Tüm kabahat onda.
B – …
A – Abi, noldu? Durdun birden.
B – Bi’ dakka düşünüyorum.
A – Neyi?
B – Tam şu anda, çok büyük bir ihtimalle, Ceyda da Neşe’nin yanındadır ve aynı kavgayı kendi bakış açısından anlatıyordur.
A – Eeee?
B – Ve -yine çok büyük bir ihtimalle- Neşe de Ceyda’yı tamamen haklı buluyordur ve tüm kabahatin bende olduğunu düşünüyordur.
A – Normaldir abi, bütün kadınlar aynısını yapmıyor mu zaten? Her şeyi sadece kendi bakış açılarına göre değerlendiriyorlar işte.
B – Peki burada bizim yaptığımız ne?
A – Dertleşiyoruz abi.
B – Dertleşiyoruz da tam da senin kadınlara atfettiğin şeyi yapıyoruz. Olanı kendi bakış açımızdan değerlendiriyoruz. Hatta o bile değil; ben, olanı kendi bakış açımdan değerlendiriyorum, sen de beni haklı buluyorsun.
A – Bulucam tabi abi, arkadaşlar bunun için değil midir?
B – İşte az önce tam da bunu düşünüyordum. “Arkadaşlar ne içindir”i.
A – …
B – Düşünsene, şu anda senin yerinde Neşe, Neşe’nin yerinde sen oturuyor olsaydınız, çok büyük bir ihtimalle Neşe beni, sense Ceyda’yı haklı bulacaktın. Yani olayın kadınlıkla, erkeklikle falan ilgisi yok aslında.
A – …
B – Görmüyor mus…
A – Abi?!
B – Bi’ saniye… Daha büyük bir şey keşfettim!
A – ??
B – Sen ve Neşe üzerinden geliştirdiğim akıl yürütmeyi Ceyda’yla olan kavgamıza genişletebiliriz!
A – Nasıl yani?
B – Bak şimdi, Ceyda’yla kavga nedenimiz neydi?
A – Ceyda’nın …
B – Dur dur, bi’ dakka! Kavga nedenimizin ne olduğu da önemli değil. Şimdi anlamaya başlıyorum.
A – Nasıl yani? Neyi anlıyosun? Bilmece gibi konuşmaya başladın!
B –  Kavga nedenimiz de önemli değil! Bugün X için kavga ederiz, yarın Y için. Önemli olan kavga durumuna neden olan şeyin ta kendisi, yani farklı bakış açısı!
A – ???
B – Bak şimdi. İki insan neden kavga eder? Birinin “ak” dediğine diğeri “kara” dediği için. Peki bu neden olur? Doğru, tek değildir de ondan. Birinin bir şeye ak ya da kara demesi, büyük oranda o kişinin değer yargılarından, geçmişinden, deneyimlerinden ileri gelir. Kaldı ki çoğu zaman bir üçüncü kişinin aynı şeye “gri” deme olasılığı da yüksektir. Ve daha da ilginci, grinin sonsuz tonu vardır, yani siyah-beyaz skalasında sonsuz seçenek vardır ve dünyada yaşayan her bir kişi, bu skalanın farklı bir yerindedir aslında, hem de hemen her konuda.
A – Bi’ dakka bi’ dakka! “Doğru tek değildir”e takıldım biraz. Bazı konularda tektir bence.
B – Mesela?
A – Mesela, taşı bırakırsak bir saniye içinde yere düşer.
B – Hmm… Bi’ kere birincisi, taşı dünyada bırakırsak bir saniye içinde yere düşer, aynı şeyi ayda yaparsak, aynı yükseklikten yere düşmesi altı saniye sürer. Havanın olmadığı bir yerde bıraktığımızda ise yere falan düşmez. Ama zaten tartıştığım konu bu değil. Konu, biz insanların yargılarının yer aldığı bir durumda “tek doğru”nun olamayacağı.
A – Hımm… Taş konusu tamam da çok bariz doğrular yok mudur? Mesela “Aç bir insana yemek vermek boynumuzun borcudur.”
 B – Güzel. Düşünelim… Aç bir insana yemek vermek boynumuzun borcuysa eğer, aç bir kediyi, köpeği, kaplumbağayı doyurmak da bize düşmez mi?
A – Ne alakası var?
B – Çok alakası var. Aç bir insanın aç bir kaplumbağadan daha kıymetli olduğuna nasıl karar veriyoruz peki? Burada değer yargılarımız devreye girmiyor mu?
A – Galiba…
B – Sen aç bir insana yemek vermemiz gerektiğini, aksinin insanlık dışı olacağını söylersin; Ahmet, bunu genişletir ve kedi-köpekleri beslemeye başlar; Ayşe işi abartıp bulduğu her türlü aç hayvanı beslemeye kalkabilir; bense dünyanın böyle bir yer olduğunu, yemek bulamayanın ölmesinin kaçınılmazlığını savunabilirim. Şimdi kim haklı?
A – Bu son söylediğin bayağı Darwinci bir görüş oldu.
B – Neci olduğu önemli değil. Kaldı ki Darwin’in kendisi, ondan sonra gelen Darwinistler gibi düşünmüyordu. Ama odaktan uzaklaşmayalım: Yukarıdaki örnekte sen, ben, Ahmet ve Ayşe’nin haklılıkları yarıştırılabilir mi? Ve nasıl?
A – Bence grinin uygun bir tonunda uzlaşabilir ve bunu doğru kabul edebiliriz.
B – Nasıl yani?
A – Yani yukarıdaki örnekte Ahmet’in davranışını makul buluyorum ve birçok insanla orada buluşabileceğimizi düşünüyorum.
B – Yani?
A – Yani?
B – Yani diyorsun ki bu seçeneklerden birini normlaştırabiliriz, hımm? Senin makul bulduğun ve çoğunluğa uyacağını düşündüğün bir seçeneği…
A – Galiba öyle yapıyorum.
B – Bu dediğin bizi nereye götürüyor, farkında mısın peki?
A – Hımm.. Galiba…
B – …
A – Evet, bu, çoğunlukçuluk denen şeye dönüşüyor galiba. Çoğunluğun fikir ve(ya) uygulamalarının azınlığa dikte edilmesi. Onun “normal” kabul edilmesi, geri kalan fikir veya uygulamalara müdahale edilmesi vs. Türkiye’de, Sünni-Türk-heteroseksüel olmak dışındaki her türlü eğilimin yaşamasının zor olması gibi.
B – Aynen öyle dostum. Ama şu an için siyasi bir tartışmaya pek gönüllü değilim. Yaptığımız akıl yürütme, makro ölçekte bizi çoğunlukçuluğa götürüyor gerçekten de fakat şu anki derdim Ceyda’yla olan durumu çözümlemek.
A – O zaman nasıl olacak? Bu söylediklerin, kavganızda haklı tarafın olmadığı sonucuna mı çıkarıyor bizi?
B – Galiba… Bilmiyorum… Sen de biraz yardım edersen…
A – Immm… O zaman sadece sizin kavganızda değil, kişisel yargıları içeren hiçbir kavga, tartışma veya anlaşmazlıkta haklı ya da haksız taraf yoktur, çünkü ortada bir haklılık durumu yoktur diyebilir miyiz?
B – Diyebiliriz galiba. Eğer buna istisna bir şey bulamazsak tabii…
A – Ne demeye çalışıyorsun?
B – Bir şey demeye çalışmıyorum. Şu anda son çıkarımın bana makul ve geçerli görünüyor. Aklıma bir çırpıda gelen bütün örnekler için de geçerli sanki. Ama bunun aksine bir örnek bulduğumuz anda, çıkarımın geçerliğini yitirir. “Kuğular beyazdır.” önermesinin beyaz kuğularla karşılaştığımız sürece doğru ancak bir tane siyah kuğu gördüğümüz anda geçerliğini yitireceği ve yeni bir şeyler söyleme zamanının geldiği gibi.
A – İyi de bir de istisnalar kaideyi bozmaz diye bir laf vardır. Az önce söylediğim büyük oranda doğruysa ve sadece nadiren, “istisnai” durumlarda doğru görünmüyorsa, biz yine de bu çıkarıma sarılabiliriz belki de, ne dersin?
B – Belki de dostum, bilmiyorum. Biz bu çıkarımı sınayalım, aklımız yettiğince, sonra duruma göre karar vermeye çalışırız. a) Çıkarımın aklımıza gelen her örnekte doğru olduğu sonucuna varırsak çıkarımı geçerli sayarız, b) bu örneklerin ciddi bir yüzdesinde (kaçtan itibaren “ciddi” bulacağımız da ayrı bir tartışma konusu ya, şimdilik %10 diyelim) çıkarımımız yanlışlanıyorsa, geçersiz sayarız, c) çoğunlukla geçerli oluyor da gerçekten istisnai durumlarda (misal, %1) yanlışlanıyorsa, yine geçerli kılarız belki ama istisnaların olduğunun da altını çizerek. Yalnız bizim ulaştığımız yer a şıkkı dahi olsa, yani bizim aklımıza gelen her örnekte doğru bile olsa, bu, çıkarımın “kesin doğru” olduğunu göstermez. Her zaman yanlışlanmaya açık bir önermeyle gelmeliyiz.
Eeee, ne diyorsun?
A – Aklıma yatıyor.
B – Hadi yapalım o zaman. Bak naapalım biliyor musun, üç bambaşka anlaşmazlık üzerinden bu çıkarımı sınayalım. Ceyda’yla olan kavgamızı, klasik bir laik-şeriatçı fikir ayrılığını ve bilime dair ahlaki bir tartışmayı ele alalım mesela. Başlamak ister misin?
A – Hay hay…

(Yaklaşık 10 dakika sonra)*

A – Beklediğimden de hızlı oldu.
B – Benim de…
A – İyi de o zaman…
B – O zaman ne?
A – O zaman, bu keşfimizi dünyayla paylaşabilsek, ortada hiçbir anlaşmazlık kalmazdı. Her şeyin göreceli olduğunu, anlaşmazlıkların da bu görecelilikten kaynaklandığını herkese anlatabilsek…
B – Valla önce Ceyda’ya anlatmam lazım. Sonrasına bakarız. (Gülerek) Artık bu konuda çalışan bir sivil toplum kuruluşu mu kurarız, eğitimler-etkinlikler falan mı düzenleriz, bu konuştuklarımızı yazıya döker yayılmasını mı sağlarız, bilmiyorum. Belki bunun için uğraşmamız beyhudedir aslında. Zamanı gelen, bir bir anlıyordur nasıl olsa…
A – Sanmıyorum. Doğruluk payın var ama hayata dair oluşan farkındalıklarımızı paylaşmazsak insan olmanın, ilerlemenin ne anlamı kalır ki…
B – Eyvah, başka bir derin tartışmaya giriyoruz. Müsaadenle ben kaçar. Yapacak önemli bir işim var.

Ve B koşar adım gider.

* İşte burası “biraz eksiği”. Konuşmanın tam o kısmında uyuyakalmışım ama neler konuştuklarını tahmin etmek güç değil. Hatta hemencecik, hayal gücümle boşlukları doldurabilirim ama gerek yok bence. Bunu okuyan herkesin o kısımları kendince doldurabileceğini biliyorum.

—————————————–

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir