bize dair

aynılaş-MA

İnsanların büyük kısmı, “birey” olma yolunda ilerlemek yerine kolayı seçip (birçokları için, diğer bir yolun olabileceği akıllara bile gelmeyip) toplumsal kıyafetleri büyük bir hevesle giydikleri ve küçük yaşlardan itibaren bunları içselleştirdikleri için, her türlü yaklaşım ve yargı da büyük oranda ortaklaşıyor.

aynılaştırabildiklerimizden misiniz?

Etrafıma baktığımda kocaman bir aynılaşma çabası ve sıradanlık görüyorum. Aynılaşma çabası, elbette ki toplumsal kabul görme ihtiyacımızdan ileri geliyor. Diğerleriyle ne kadar benzeşirsem, topluma o kadar uyum sağlarım ve kolayca kabul görürüm. Farklılaştığım ölçüde yadırganır, yargılanır ve hatta dışlanırım. Sıradanlık ise çok konforludur. Nerede nasıl davranacağım, hangi durumlarda hangi cümleleri sarf edeceğim bellidir. Daha çok küçük yaşlardayken başlarız öğrenmeye, pardon, ezberlemeye. Her geçen gün daha da sıradan olmayı öğreniriz… Sıradanlaştığımız ölçüde toplarız aferinleri, Mario’nun bonusları toplaması gibi. Aynılaşmadığımızda ise çatık kaşlar bizi bekler, “hiç öyle olur mu?”lar, “kız çocukları böyle yapmaz”lar, “insan bi’ arar-sorar”lar, “yakışıyor mu erkek çocuğuna ağlamak”lar, “meli”lar, “malı”lar, “lazım”lar ve daha neler neler…

Çoğunluk, üzerine yapışan bu kıyafeti çıkartmayı aklından bile geçiremezken, birileri bir yerlerden başlamaya çalışır. Heyhat burada da epey kayıp verilir. Bir şeyleri sorgulamaya çalıştığımız anda birileri bizi belimizden tutup yere düşürmeye çalışır. Kötü niyetlerinden falan değil ama korkuları o kadar baskındır ki başka yolların peşinden gidenleri durdurmak için tüm varlıkları ile çalışırlar. Ama nasihatle, ama duygu sömürüsüyle, ama tehditle, ama diğer muhtelif yollarla… Gerçi sağ olsunlar, bu başka yolları tamamen dışlamazlar da. “Yapma demiyorum ama hobi olarak yap.”lar, “önce okulunu bitir, diplomanı bi’ al, sonra yine bakarsın”lar… İşte, bildiğiniz şeyler…

Çevre (çoğunlukla da aile) baskıları sonucunda, kayda değer bir güruh teslim olurken kalan bir avuç insan yoluna devam eder. İnadına falan değil, içlerinden öyle geldiği ve hayatta belki de tek kutsal şeyin bu “gelen”i takip etmek olduğunu kavradıkları için.

Yoluna devam eder de ne olur? Her şeyden önce kendileri mutlu olurlar. Mutlu oldukça mutluluk saçarlar, çevrelerinde bir çekim alanı oluştururlar. İlham verirler. Her daim değişirler, dönüşürler, devinirler. Bu çekim alanı büyüdükçe ve görünür oldukça, yenileri de kendi yollarını bulmak üzere cesaret bulurlar. Ve bir yerden sonra (üç gün, beş yıl veya belki bir asır sonra) yeterince “birey” ortaya çıktığında, yani kendini aramaya başladığında, dünya dönüşüverir.

Masal bu ya, cennet olur…

Bu arada… Yazıyla bir ilgisi yok ama… Ülkenin doğusunda kipkirli bir savaş devam ediyor. Devlet iyice pervasız bir şekilde yapacağını yapıyor. (Olan biteni hala ana akım medyadan takip ediyorsanız, sadece “terörle mücadele haberleri” görüyor olabilirsiniz tabii.) Bunlar olurken yukarıdaki gibi şeyler yazmak bir yandan ne kadar naif geliyor. Öte yandan içimden ve elimden gelen, dünyayı bir masal yerine çevirme yoluna koyabildiğim kadar taş koymak. Bunun dışında bugün itibariyle tek yapabildiğim, direnenlere afili bir selam çakmak.

—————————————–

Blog yazarının notu: 

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

 Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir