bana dair

Datça çıkarmamız

Geçtiğimiz günlerde iki günlük Datça yaptık Burcu’yla. Anlatmak istiyorum biraz.

Öncelikle fikir, daha önceki yazılarda bahsetmiş olduğum Güneybatı Toplaşması’nda tanıştığımız Hamdiye ve Deniz’in kendi üretimleri olan sabunlardan alma isteğimiz üzerinden şekillendi. “Nasıl gönderseler”, “kargo da kullanmasak” vs. diye düşünürken “Biz mi gitsek Datça’ya?” dedim Burcu’ya, “Hem diğer dostları da görürüz.”. Yalnız Begüm ve Gülengül’ün yokluğunda Bozo’yu kim gezdirecek, ona mamasını verecekti… Derken geçen hafta pazar günü, çok da hesapta olmayan bir arkadaşım Züleyha bizi ziyarete geldi. Ona sorduk, kabul edince, iki gün birlikte kaldıktan sonra evi ve Bozo’yu kendisine emanet edip yola düşmeye karar verdik.

Yeni soru, nasıl gideceğimiz idi. Otostop için hava çok elverişli değil gibiydi, dolmuşla falan gitmek de hem epey vakit kaybettiriyor hem de tuhaf bir şekilde araba ile iki kişi gitmeyle aşağı yukarı aynı masrafa geliyor. Tek derdimiz masraf da değil tabii, bireysel araç kullanımı ile fazla barışık olmak, gezegenimizin sağlığı için pek iyi değil, malum. Sonra dedik, iki kişi daha olsa, masrafları da karbonları da bölüşürüz. Hem blabla’da hem de bizim Dalyan-Çandır Meşk Grubu’nda duyuru yaptık ve Dalyan’dan Nuray ve kardeşi Şeyda, kendilerine iki günlük tatil hediye etmeye karar verdiler ve Salı günü düştük yola.

Öğleden sonra çıktığımız yol gayet güzel geçti. Özellikle muhteşem Marmaris-Datça yolunu gün batımına doğru yapmak ve havadaki harika bulutların görsel şöleni, yolculuğu daha da güzelleştirdi. (Ahh, hiç fotoğraf çekmeme huyum!) Akşama doğru vardığımız Datça’da bizi Hamdiye, Deniz ve pek datlı kızları Dünya karşıladı. Birlikte ufak bir lokantada bir şeyler yedikten sonra hemen yandaki pastaneye geçtik. Uzun süren kararsızlıktan sonra oradaki en ağır pastayı seçmem (yanında kahve ile) hiç iyi olmadı! Yarısına geldiğimde yetmişti aslında ama işte bu tip durumlarda durmayı hala öğrenemedim. Bir gün inşallah… Köyden indim şehre misali, pastaneyi ve pastaları görünce yokluktan çıkmış gibi tıkınmam lüzumsuz bir hazımsızlığa yol açtı ve tüm gece zorladı beni.

Sonra biraz yürüdük, bu esnada yoga dersi biten Melis’le buluştuk ve önce onun karnını doyurmak için başka bir lokantaya girdik. Yemekler nasıl güzel görünüyor ama midem bir o kadar şiş. Şiş olmasına şiş ama kendimi hiç beslenmiş hissetmiyorum! Lokantada sadece çorba içip biraz salata tırtıklamıştım, sonra da koca pasta… Buna beslenmek demek mümkün değil tabii. Ne yapsam ne etsem derken ot kavurması fena halde göz kırpmaya başladı. Midem dolu olmasına rağmen, dedim “bunu yersem daha iyi hissedicem.” Sarımsaklı yoğurdu da koydurdum üstüne ve afiyetle yedim. Hem de kalan yaklaşık 1,5 porsiyonun hepsini! Ama gerçekten de, tuhaf bir şekilde, yer olmayan midemdeki hazım sürecine iyi geldi sanki. Öncesinden daha rahatlamış hissediyordum. Beslenmiş olma halinden olsa gerek…

Sonra hop Melislere* gittik. Emre (Melis’in yari), hayırlı bir takım işler için İstanbul’da olduğu için onu göremedik. Nihayet çok güzel bir ev bulmuşlar, onlar adına çok sevindim. Melis’le epey muhabbet ettik; para, ilişkiler, ekoloji derken geceyarısını nasıl ettiğimizi anlamadım. Yattık kalktık, keyifli bir kahvaltı, yine sohbet ve bir miktar oyalanmadan sonra istikamet Bostancık** idi. Benim için birer isimden ibaret olan Pınar ve Tuğrul, sonunda ete kemiğe büründü. Orada geçirdiğimiz birkaç saat hem çok keyifli hem de ilham doluydu. Bu yola baş koyanların, doğada gayet güzel hayatlar kurabildiğini bir kez daha hatırlamış olduk. Araziyi gezdik, oradaki yapıları, bitkileri Tuğrul’un ağzından dinledik; sonra da çay ve kek eşliğinde uzun ve doyurucu bir muhabbet!

Arazinin de sohbetin de tadı damağımızda kalarak oradan ayrıldığımızda akşam üstü olmuştu. Datça’ya geçtik ve önce benim panoramik diş filmimi çektirdik. (Devam eden diş sürecim apayrı bir hikaye! Datça’da yaşadığım güzellik dahil, hepsini başka bir yazıda anlatacağım.) Sahile gittik, hava kararmak üzereyken bulutlar muhteşem görünüyorlardı. Efil efil de rüzgar… O sırada babamla telefonda konuşurken ve ben ona ortamdan bahsederken tam içimden “birer bira alsak ya yahu!” diye geçirdiğim anda babam bunu dile getirdi, ve aynı anda Burcu da aynı şeyi düşünmüş! Dolayısıyla karar kendi kendisini oybirliğiyle aldı, ben babamla konuşmaya devam ederken Burcu da biraları kaptı-geldi. Hatta yaramazlığın boyutunu büyütüp yanına cips de almış…

Biralar içildi, cipsler yendi, şöyle bir tur atıldı ve yeniden Melis’le buluşuldu. Birazdan bahsedeceğim ahali evine birlikte geçmeden önce bir şeyler yedik, sonrasında biz kuruyemişimizi, Melis ise şarabını aldı ve ahali evine geçtik!

Ahali evi, Datça’da yaşayan sekiz ailenin (ki bunların hepsi de çocuklu) toplaşmalar ve diğer ortak ihtiyaçlar için kullanmak üzere tutmuş oldukları bir ev! İçinde çocuk oyun odası, bir oda daha, toplaşmalar için büyükçe bir salon, buzdolabı ve hatta bulaşık makinesinin de yer aldığı bir mutfak, kütüphane, masa, sandalye ve ihtiyacımız olan her şey vardı. (Dikiş makinesi bile…) Bizim gelmemiz üzerine de bir toplaşma tertiplendi, böylece bir sürü kişiyle birlikte olma şansımız oldu. Galiba 15 kişi falandık. Halihazırda tanıdığımız ve iki gün içinde görüşmüş olduğumuz Melis-Hamdiye-Deniz-Pınar-Tuğrul’dan başka 7-8 kişiyle daha tanışıp sohbetleştiğimiz, bir yandan da yiyip içtiğimiz güzel bir akşam…

Yiyip içmenin yanı sıra paylaşmak istediğim iki güzellik daha var: Birincisi, Deniz’in sorusu üzerine oyun konusunun açılması ve Burcu’nun heyecanıyla bir anda oyun oynamaya başlamamız. Herhalde yarım saat falan birkaç oyun oynadık ve gözlemlediğim kadarıyla herkes eğlendi. Oyunun, hayatımızda çok daha fazla yer etmesi gerekliliğini tekrar tekrar hatırlıyorum şu sıralar. İkinci güzellik ise, Datça’ya gitmemizin bahanesi olan sabunları alırken, Denizlerin de Burcu’nun keçe ile sarmış olduğu kalemlerden almaları ve bu alışverişin takas ile gerçekleşmiş olması. Daha da güzeli, bu takas gerçekleşirken “Sen sabunları kaça satıyorsun?” – “Bir sabun kaç keçeli kalem ediyor?” gibi sorular üzerinden değil de ” – Biz bu sabunları alıyoruz siz de bu kalemlerden istediğiniz kadar alın. – Tamam, iki tane alıyoruz. – Aaa, bir tane daha alın bari. – Yok yok, iki yeter.” gibi bir “pazarlık” üzerinden gidilmiş olmasıydı. Nihayetinde içlerin rahat olduğu, her iki tarafın da dengeli bir şekilde ayrıldığı bir değiş-tokuş oldu. Bu sürecin şahidi olmak benim için harikaydı!

Akşam ahali evinde kalacak gibiydik ama yine Melis’e gittik. Yorgunluk nedeniyle daha kısa bir muhabbet sonrası yattık, sabah oldu, bir şeyler atıştırdık ve Melis’le vedalaşma zamanı geldi. Bir takım yağlar, tentürler üreten Melis’in vermiş olduğu hediyeler ve birkaç da tohum ile yola düştük. Eski Datça’ya uğradık, şöyle bir dolandıktan sonra Datça merkeze indik ve Nuraylarla buluşup Dalyan yoluna düştük.

Sorunsuz bir yolculuk, akşam üstü eve varış. Biz gelmeden birkaç saat önce ayrılan Züleyha’nın, gitmeden derleyip topladığı ve -bizim yapamadığımızı yapıp- temizlediği evimize…

Böyle bir 2 gündü işte. Şimdi yazarken daha da farkına vardım, birçok anlamda ne kadar besleyici ve keyifli bir seyahat olduğunu. Şükran…

* Melis ve Emre’nin yol hikayelerinin tadından yenmez. morminor adlı bloglarında, Türkiye’de başlayıp Uzakdoğu’da devam eden yolculukları ve bu süreçte yaşadıkları dönüşümü okuyabilirsiniz.

** Bostancık’ta Tuğrul ve Pınar -galiba altı yedi yıl kadar önce- bir arazi alırlar ve burada yepyeni bir hayat kurmaya başlarlar. Öğrenme süreçlerini de sıkça yazarak blog takipçileriyle ve dostlarıyla paylaşırlar. Ben, varlıklarını yıllar sonra öğrendim, yazdıklarını yıllar sonra okudum. Benzer yollardan geçmiş olmam, onların altı yıl önceki sorgulamalarını benim(bizim) şu anda yapıyor olmam(ız) gülümsememe, süreçlerini paylaşmış olmaları kocaman bir şükran duygusuna neden oldu.

—————————————–

Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir