bana dair

Kış turnesi – 1 (Ankara-Erzurum-Erkinis-Artvin-Kafkasör)

20 Ocak günü köyden yola düştüm, o gün bugündür yollardayım ve bir süre daha öyle olacağım. 20 Ocak akşamından 21 Ocak sabahına, yıllar sonra yaptığım ilk uzun metrajlı (10 saatlik) yolculuk sonrasında Ankara’ya vardım. 9 gün 8 gece kaldığım Ankara günlerine çok şey sığdı. -İzmir’i saymazsak- epey bir süre sonra ilk kez büyük şehirde olma şoku ve geldiğimin akşamı geri dönme isteği ama neyse ki inanılmaz güzel bir kar yağışıyla beni karşılaması, üniversiteden eski dostlar, daha yakın zamanlardan yeni dostlar, Argın’ın masal gecesi, -başka bir yazıda detaylarını ayrıca anlatacak olduğum- diş hikayesi, sohbetler, çemberler, oyun oynamalar, düzenlediğim(iz) şenlikli ekonomi atölyesi, Güdül – Tahtacıörenik köyündeki dostları ziyaret… Bütün bunların bir sürü duyguyu tetiklemesi, içimde olan-bitenler, bunlardan dışa dökebildiklerim, dökmek isteyip de beceremediklerim ve dökmeyi tercih etmediklerim (şeffafım dediysem de bir yere kadar)… Keyifli anlar ve umutsuzluklar, kabuller ve yargılamalar, “ben ne yapıyorum”lar ve “ben naapıyordum”lar, kafa karışıklıkları ve daha neler neler. Hangi birini anlatayım şimdi…

29 Ocak akşamı ise hayatımın ilk uzun tren yolculuğu vardı sırada. Saat 18’de Ankara garından hareketlendik (7 kişi) ve 21 saatin sonunda Erzurum’a ulaştık. Accık yorucu olsa da keyifliydi. Şehirler arası otobüslerle kıyaslanamayacak kadar konforlu olduğu da kesin!

8.kişimiz Can, Artvin’in Erkinis (haşmetli devletimiz köyün adını Demirkent olarak değiştirmiş olsa ne yazar, Erkinis orası) köyünde bizi bekliyordu. 16’da dolmuşumuz kalkacaktı ve aradaki bir saat on dakikaya ikişer şiş cağ kebabı sığdırmayı becerdik. Etler gelmeden de ikişer bardak çay yuvarladık. Trenin lokantası bakımda mıymış neymiş, 24 saat boyunca boğazımızdan sıcak bir yudum geçmemişti ve içimiz kurumuştu. Bu arada Baran tek vejetaryenimiz olarak peynirli pide söyledi ve ona gelen servis çok eğlenceliydi. Muhtemelen yakındaki bir pideciden söylenen pideyi, oradan gelen köpük kağıdın içinde sundular Baran’a. Hem de köpüğün kapağı elle ve nasıl da özensizce kopartılmış, aynı özensiz sunumla gelmişti; böyle bayaa köpeğe yemek verir gibi. (ahh fotoğrafını çekmiş olsaydık) “Al ye, hıyar!” demişlerdi, Erzurum’a gelip de cağ yemeyen Baran’a. Dediğim yer de nispeten artistik bir yer bu arada. (Hakan Taşıyan bile orada cağ yemiş zamanında; fotoğrafını gördüm, oradan biliyorum. Hakan Taşıyan’ı bildiniz mi sahi? 90’lılar, siz kaçırmış olabilirsiniz. “Kaçırmak” derken… Neyse…)

Sonrasında 100 küsur kilometre dolmuş minibüsle gidip Artvin sınırlarına girdik ve Yusufeli ilçesinin Erkinis’ine (Demirkent değil işte) vardık. Yusufeli’ne 25’er liraya ulaşıp bir sonraki 20 km için 15’er lira vermiş olmak beni fena zorladı. Yol parası vermek oldum olası zor gelmiştir ama en zoru da bu seyahattekiler oldu. İki adım yollar için çok paralar verdik, en azından bana göre “çok paralar” tabii. Gidiş dönüş 45 dakika süren ve sanırım en fazla 20 – 25 TL’lik yakıt yakıp 100 TL almak bana hiç de makul gelmiyor hocam. Ama el mahkum…

dede de olsaymış keşke fotoğrafta

Erkinis’te, sekizincimiz Can’a kavuştuk ve şöyle bir nefeslendikten sonra doğrudan anneannesinin (76) ve dedesinin (86) evine geçtik. 62 yıldır evlilermiş. Evet, dedemiz 14 yaşında almış körpecik kızı. Yalnız kadıncağız bize, o yaşında ne hizmet etti arkadaş. Yaprak sarma, domates ve biber dolmaları, yayla çorbası, harika turşular, oraya has muhteşem zeytinler ve başka şeyler daha… Ama iyi yedik! Şükür…

Erkinis’te kaldığımız üç gece iki günde neler mi yaptık: Gündüzlerin birinde uzunca ve keyifli bir yürüyüş yaptık. Önce köyün az yukarısındaki şelaleye çıktık; sonra kendiliğimizden birkaç gruba ayrılsak da bir şekilde hepimiz patika yolu takip edip dağın arka tarafına geçtik. Oradan aşağı doğru sallanınca harika bir tahta köprü var. Çok sevdim. Sonra korktum.

ürkek adımlar…

Sonra seviyorsam gidip konuştum, ürkek adımlarla karşıya geçtim. Arkamdan selfi çubuğuyla Neslihan geliyordu. Daha da arkada Baran (the vejetaryen), Iraz (“Itır değil” dicem ama kimse anlamayacak ve sadece sekizimiz gülecez. Ki diğer yedi kişiden kaçı okuyacak bakalım bu yazıyı. Olsun varsın. “Itır değil.”) ve Gülnihal. Ve bir süre bağırıp yerimizi belli etmeye çalışıp tam ümidimizi kesmek üzereyken karşıda görünen Sinan, Can ve İbrahim Zeyd (Bazen İbo, bazen Zeyd). Koç burcu olduğumdan mıdır bilmem, hep önden önden, kendim kendim gittim ben. Sonra geniş bir düzlüğümsüye ulaştım ve kendimden geçtim. Yıkık dökük eski hayvan barınakları, yerde yosunlar ve küçücük mantarlar, arkadan gelenlerle bulmuş olduğumuz keçi kafatası vs. Acayip hissettim orada. Çoban kafasını duyumsadım. Git oraya hayvanlarla ve takıl… İnsan yok, konuşma yok. Meditatif haller… Zaten ilk gittiğimde, kimse yokken, düz bir taş bulup üstüne tünedim ve biraz oturdum. Ohhh, nasıl da huzurluydu…

Gündüzlerin diğerinde ise ev kuşu idik. Sadece hava kararmaya yakın şöyle bir yürüyüşe çıktık köyde, araçla geldiğimiz yoldan köyün dışına doğru devam ettik falan. Baraja baktık oradan. Evet, Erkinis’te kocaman bir baraj var. Onla kalsa iyi, Artvin’e giderken de başka bir baraj! Normalde gürül gürül akan Çoruh durgun bir göl haline ge(tiri)lmiş. İçim acıdı. O rakımdaki ve bölgedeki varlıkları şaşırtan zeytinlerin yarısı sular altında kalmış Erkinis’te. Sanki hançer saplanmış gibi hissettim böğrüme… Birkaç yıl önce akan suyun şırıltısını anlattı Can. Gözlerimi kapadım ve duydum o sesi. Gözlerimi açtığımda ise su artık akmıyor, şırıldamıyordu. Durup duruyordu orada. Su akar Türk bakar lafı çok şükür ki tarihe karışmıştı. Artık akan hiçbir suyu affetmiyorduk, ne doğuda ne de batıda, ne kuzeyde ne de güneyde. Ya biriktiriyor ya da borulara hapsediyorduk! Bu sulardan elektrik üretmek lazımdı, yoksa akıllı telefonlarımızı günde iki kere şarj edemez, yaz aylarında klimalarımızı açıp konforlu konforlu oturamazdık kapalı mekanlarda. Daha da önemlisi fabrikaların üretimi dururdu allah muhafaza! Zeytin ağaçlarının, değiş(tiril)en doğal döngülerin lafı mı olurdu. Bir de boşaltılan köyler, yerinden edilen köylüler vardı; yine sular nedeniyle, baraj nedeniyle. Güneydoğu’da başka nedenlerle boşaltılıyor köyler, burada başka. Ama hep terör, çoğunlukla da devlet terörü, sistem terörü. Neyse ki köylüye hakkı verilmişti, endişeye mahal yok. Ellerine paralar sayılmış ve ağızları kapatılmış, onlar da onlarca – yüzlerce yıllık yaşam alanlarını terk edip şehirden bir ya da iki apartman dairesi almışlardı. Ne anlaşma ama!

Akşamları ve gündüz gezmediğimiz zamanlarda yedik, içtik, yeni kesilmiş yaş zeytin dallarını sobada güçlükle yaktık ve oyun oynadık. Baran ve Iraz’ın harıl harıl oynadığı ve zaman zaman Can ve beni de içine çeken Shit Head (Türkçesi bok kafa) adlı kağıt oyunu; -yazınca bir şeye benzemeyecek ama- yere eller koyularak oynanan harika ötesi oyun Dönelce ve son bir iki yıldır her yerde oynanmaya başlayan Contact öne çıkan oyunlardı. Bir de meditasyon yaptığım, çobanlığı hayal ettiğim yerde diğerleri geldikten sonra oynattığım oyunlar. İyi ki bi’ doğaçlama tiyatro atölyesine gitmişim yani ben de, bulunduğum ortamlarda çok prim yapıyorum :p Haa, oyun sayılır mı bilmiyorum ama bir de 2012 Anadolu Jam’de başlayan, gelenekselleşir gibi olan ama bir süredir unutmuş olduğumuz bayır aşağı koşma videolarımız var. Akşamında, izlerken çok eğlendik, anıra anıra güldük afedersin. Bende olsa onu da paylaşırdım şimdi.

Erkinis günlerinden sonra Kafkasör’e gittik. Kafkasör, Artvin merkezin 6-7 km yukarısında bir yerleşim yeri. Bir haftalık seyahatte otel vb.de kalacak olduğumuz tek yerdi ve öyle de oldu. Daha doğrusu belediyenin konuk evinde kaldık. Epey güzel bir mekan, harika bir akşam yemeği ve ortalama bir kahvaltı. Yeterince iyiydi yani. Giderken yine çok para verdik bence. Toplamda 60 ya da 70 km gitmek için 200 TL verdik (Sinan gelemediği için kişi başı 30 yani). Yine içime oturdu. Otele ise 60’ar TL verdik, ki bu makul geliyor mesela. Aman neyse…

Artvin yolları da -çok şükür- hep baraj manzaralı ve onlarca tünelden geçmeli. Onlarca kilometre boyunca su kenarından yol alıp suyun aktığını görmemek, yer yer terk edilen köyler vs. içimi sıkıştırdı. Tüneller de öyle. Puff… Bu arada Artvin, şimdiye kadar gördüğüm hiçbir şehre benzemiyor. Bir dağın yamacına kurulmuş, zikzak bir ana caddeden ibaret bir şehir. Bir sağa, bir sola; tırmanıyor da tırmanıyor.

pikabın arkasında, yol alırken…
(zeydcim, elimden gelse sigarayı keserdim. affet!)

Artvin’den Kafkasör’e giden yol güzeldi. Belli bir yükseklikten sonra etraf beyazlamaya başladı ve bir yerden sonra tamamen bembeyazdı! Ha bu arada, yolda kaldık! Son 2-2,5 km.de keskin bir virajda buzda bi’ kaydık ve durduk, bir daha da çıkamadık. Zincir mi taksak vs.yi konuşurken “amaaan yürüyelim” dedik. 200 lirayı ver, sonra tam hizmet de alama. Acayip ama olsun. Gerçi yürü(ye)medik de. 50 metre bile gitmeden elektrik firmasının pikap aracı geçiyordu, alıverdi bizi.
Tabii koca çantalı 7 insanın sığması ne mümkün; bazı şanslılar arkada, efil efil rüzgar eşliğinde gittiler. Rüzgar, soğuk bir şey değil de olası bir kaza halinden tırsmadım değil. Neyse ki hemen bitti!

Öğlen sularında da Kafkasör’e vardık! Böylesine bir kar görmeyeli çok olmuştu. Diz boyu!! “Kart” “kurt” sesleri ve aşırı güzel bir takım köpekler karşıladı bizi. Sonra odalara yerleştik falan ama devamını yazasım yok. Bu kadarcığını paylaşıyorum, gerisini muhtemelen sonra yazarım.

Fotoğraflar: Sinan, Zeyd, Neslihan ve Erzurum gardaki çok konuşan abiden

—————————————–

Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

4 Yorum

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir