bize dair

beklentiler

Beklentilerimizden özgürleştiğimiz bir dünya neye benzerdi?

Bu cümle, az önce “Beklentilerimizden ‘kurtulduğumuz’ bir dünya …” şeklinde aklıma düştü ama “kurtulmak”, birkaç dakika sonra yerini “özgürleşme”ye bıraktı. İyi de oldu. Zira bir şeylerden “kurtulmak” da “özgürleşmemiz” gereken bir dilek galiba. Buna aşağıda tekrar geleceğim.

Her türlü mutsuzluğumuzun ortak paydası beklentilerimiz değil mi? Dostlarımızdan, sevgililerimizden, ailemizden, dünyadan, siyasetten ve kendimizden beklediklerimiz bize sunulmadığı zaman mutsuzluk gelip kuruluveriyor baş köşeye. Çevremde, çoğunlukla dışarıya yönelik beklentilerin karşılanmadığındaki mutsuzlukları gözlemlerken; bendeki daha ziyade kendime yönelik olanlardan ortaya çıkıyor. Gerçi dışarıya yönelik beklentiler de elbette yine bizdeki bir takım eksiklikleri tamamlama ihtiyacından geliyor.

Bir şeyi istemekte, tercih etmekte bir sakınca yok. İnsanız hepimiz ve belli taleplerimiz olacaktır çevremizdekilerden, kendimizden, dünyadan. Fakat bu istekler, tercihler; kuvvetli arzulara dönüştüğünde işler değişiyor, hele ki mutluluğumuzu bu arzuların karşılanmasına bağladığımız anda devreler yanmaya başlıyor. Ve bu durum bize hiçbir şey getirmiyor, sadece götürüyor. Zira, şeyleri çok kuvvetli bir şekilde arzuluyorsak, bu şeyler bize verildiğinde geçici bir rahatlama, tatmin hissetsek de verilmediği anda isyan çıkarıyoruz. Ve ille de verilmeyen bir şeyler oluyor!

İstediklerimizin, tercih ettiklerimizin hayatımıza gelmesi için elimizden geleni yaptığımız ve/fakat sonrasında tevekkül ettiğimiz bir dünya neye benzerdi? Ailemiz, istediklerimizi tam anlamıyla karşılayamadığında (ki şüphesiz, ellerinden gelen neyse onu yapıyorlar); sevgilimiz, ihtiyacımız olan ilgiyi gösteremeyebildiğinde (hem belki onun da ilgiye ihtiyacı vardır); dünya, istediğimiz cennet bahçesine dönüşemediğinde (ki büyük resimde dönüşüyor olabilir ve belki şu anda bunun farkında değilizdir); politikacılar aptalca kararlarıyla işleri daha da karmaşıklaştırdığında … bütün bunları sakince ve dengeyle karşılayabilsek nasıl olurdu? Elimizden geleni yaptıysak eğer, ötesini kabul etmekten başka ne gelir ki elimizden? Kızmanın, üzülmenin, sinirlenmenin herhangi bir faydası var mı?

Evet, ormanlar yanıyor; evet, ocaklar sönüyor; Türkiye’de ve dünyada savaşlar tam gaz devam ediyor; çocuklar ölüyor, insanlar yerlerinden ediliyor; doğal yaşama saldırı birçok yerde tüm hızıyla sürüyor; sevgilimiz bizi aramıyor; iş yerinde terfi alamıyoruz; sınavdan F alabiliyoruz… Bunları görmezden mi geleceğiz? Yok mu sayacağız? Hayır! Tabii ki yok saymayacağız lakin kendimize, ilişkilerimize, dünyaya hizmet edecek eylemleri, duyguları ve düşünceleri davet edebilir miyiz hayatımıza? Bizi üzen konulara dair elimizden gelen şeyleri yapıp sonrasını Allah’a/evrene/bilinmeze/hiçliğe, -neye inanıyor ya da inanmıyorsak ona- havale edebilir miyiz? Etmediğimizde ne oluyor ki hem?

Ayakları yere basan bir olumluluk halinden bahsediyorum; saflıktan ve hiçbir şeyin farkında olmamaktan, farkındaysak da görmezden gelmekten değil. Bardağın boş tarafını da dolu tarafını da görmekten ama odağımızı dolu tarafına çevirmekten; boş kısmına “boş boş” vahlanmaktansa yeni su kaynakları aramaktan, bulmaktan bahsediyorum. Şebeke suyu yetmiyorsa şebekenin sorumlularına görevini hatırlatmaktan; şebeke suyu kullanmak zaten içimize sinmiyorsa çatıdan su toplamaktan, arazide göletler oluşturmaktan; tüm bunların sonucunda bardağın yarısı hala boşsa, işte bunu da kabul etmekten bahsediyorum. Elimizden geleni yaptık, olmuyorsa da olmuyordur işte.

Olanı kabul etmek, benim anlattığım açıdan tabii, hiç pasif değil bilakis son derece proaktif bir yaklaşım. İzle, gözle, takip et, elinden geleni yap ve sonucu al; sadece al. İyi bak ona, gözlerini dört aç; kulaklarını da öyle; ve kalbini de… Olana ve olmayana bak; sadece bak ve gör; geleni ve gelmeyeni kabul et.

İste, talep et, tercih et ama beklentiye girme. İstediklerin olursa eyvallah, ne güzel; lakin olmadığında da karaları bağlama.

Peki nasıl olur da beklentiye girilmez? Bunun için berrak bir formülüm yok ama şunu biliyorum ki hayatımızda istemediğimiz duygulardan uzak durmanın yolu onlardan “kurtulmak” değil, “özgürleşmek”. Herhangi bir şeyden özgürleşmemiz için yapmamız gereken, o şeyi çok iyi anlamak; bunun için yapmamız gereken ise ona tüm dikkatimizle bakmak. Orada neler olduğunu gerçekten anlamak. Beklentinin arkasında nasıl bir ihtiyaç olduğunu fark etmek. Bizi esas şifalandıracak olanın beklentimizin (yani semptomun) değil, asıl ihtiyacımızın karşılanması olduğunu bilmek. Asıl ihtiyacı görebildiğimiz anda işler kolaylaşıyor. Aksi takdirde mutluluğumuzu başka şeylerin belirlemesine izin vermeye devam ediyoruz işte.

—————————————–
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((:

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.