bize dair

Naif ve basit yaşama övgü

Bugünlerde gerçekten çok çalışıyorum ve uğraştığım şeylerin büyük bir kısmı, şehirde yaşayan dostların dudağını büktürecek, “amaaaan!” dedirtecek işler belki. Fakat son zamanlarda daha da iyi anlamaya başladığım üzere, hayatın tadı basitlik ve naiflikte. Yaptığım fizikî işler, bahçedeki çalışmaların vitesini yükseltmek, çıkmaya başlayan yenebilir yabani otlarla biraz daha haşır neşir olmak, önümüzdeki baharda gübre olarak kullanmak üzere ormandan eşek boku toplamak gibi işlerden; sosyal işler, iki hafta sonra İzmir’de gerçekleştireceğim “Para” atölyesinin ve “Yeni”ye Doğru söyleşisinin organizasyonu için çalışmaktan, bir de ev ahalisiyle (oyunlar, filmler) ve komşumuz İremlerle (yeme-içme, bol paylaşım/birlikte çalışmak, sohbet) sosyalleşmekten; bir yandan da yoğun evsel işlerle haşır neşir olmaktan (yemek, bulaşık, temizlik gibi rutinlerden başka tek tek tüm odaların ve salonun düzenini değiştirmek, soba ve odun hazırlıkları vs.) ibaret. Ayrıca yıllardır kurduğum(uz) topluluk hayalimize dair taş üstüne taş ekliyor, bu konuda çok ciddi mesai harcıyorum(z).

Evin yanındaki küçük bahçemizde soğanlar, rokalar, marullar, birkaç lahana vs. fidesi ve pırasalar büyüyor.

İki yıldır kalbimden geçeni nihayet hayata geçiriyorum: Evin önünde (hem de güney cephe) ufak bir bostan!

Ormandan bok toplamak nasıl keyifli bir iştir; bir odanın veya salonun düzenini değiştirmek eve ve kişiye ne güzel bir yenilenme enerjisi katıyormuş; betonumsu bahçeye kazma sallarken omuzlar, bel nasıl da tatlı tatlı ağrıyor ve sonra yenen yemeğin tadı nasıl da artıyor! Günlük hayattaki minicik şeyler nasıl da keyifli bir hayatı meydana getiriyor. Sonbaharla birlikte düşmeye başlayan yağmuru büyük bir sevinçle karşılıyor, ayın döngülerini takip ediyor, mevsim dönüşümünü gözlüyor, artan kuş cıvıltılarına kulak kesiliyoruz. Tüm bunlara yoğunlaştığım şu günlerde, yazmakmış/okumakmış, hak getire; aklıma bile gelmiyor.

***

Dünyada ve Türkiye’de olan biteni ise göz ucuyla da olsa takip ediyorum. Ülkemizde özgür basına baskının iyice arttığı, OHAL’in devam ettiği, halk tarafından seçilmiş siyasetçilerin içeri alınıverdiği, derneklerin kapatıldığı bir ortam hakimken; D. Trump’ın ABD’nin başına geçtiği bir dünyada yaşıyoruz. İklim değişikliği, doğal kaynakların sömürülmesi gibi konular ise hâlen gündemde üst sıralarda yerini alamasa da yaşama tehdit olarak bir numaradaki yerlerini koruyorlar.

Bu arada her yeni haberde bu seferki bardağı taşıran son damla derken, bir de bakıyoruz bardak hala su alıyor ve tekrar tekrar taşıyor. Bu nasıl bardak, hiç anlayamadım.

***

Yalnız şaşırıveriyorum bazen; sanki ben başka bir dünyadayım, bu olanlar bambaşka bir dünyada ve benden çok uzakta! Gerçekliğimde hiçbir şekilde yer etmeyen, benden çok uzaklarda bir takım adamlar, olaylar… Bu, doğru değil, bütün bunlar burnumun dibinde oluyor ve her an -bir şekilde- ucu bana da dokunabilir. Bir yandan da doğru; öyle bir his ki, sanki görünmezim; sistemin radarının tamamen dışındayım; bir çeşit koruma kalkanı beni (ve ben gibileri) koruyor sanki. Hiç de bir şey olamaz sanki. Nasıl anlatayım ki ben bu hissi…

Yukarıda yazdıklarım gerçeği yansıtsa da, çocukça saçmalıklar da olsa, yapabileceğim, yaptıklarımdan ibaret. Bu minvalde çok kereler yazdım, o yüzden kısa tutacağım; yapacağım şey mücadele etmek değil de üretmeye ve doğru bildiğimi hayata geçirmeye çalışmak; sistemden biraz daha ve biraz daha uzaklaşma yoluna girmek, bütün bu olan bitendeki payımı daha da azaltmak. Birkaç yıldır attığım adımlar daha ziyade küçülmek üzerine idi ve bunu epeyce gerçekleştirdim. Şimdiki adımlarım ise biraz daha somut üretim üzerine olsun ve küçülmüş sürümümün ihtiyaçlarını karşılamaya başlasın istiyorum ve nihayet buna dair adımlarımı biraz olsun sıklaştırdım.

***

Eeee size ne bunlardan! Aylardır yazmayıp şimdi neden bunları paylaşma ihtiyacı duyuyorum?

Çünkü bu basitlik ve naiflik o kadar güzel ve bana göre o kadar yeterli ki (tabii gıda yetiştirme konusunda biraz yol alsak ve etrafımızda sosyal anlamda daha büyük bir kalabalıklık olsa, iyice tadından yenmez) paylaşmadan edemiyorum. Geçen gün İrem’le de konuşuyorduk, hayatın aslında ne kadar basit ve tatlı olduğunu/olabileceğini ama -özellikle de şehirde yaşayanlar için- politikanın, ülkesel gündemin hayatların bu kadar içine nüfuz ettiğinde dengede kalmanın ne kadar zor olduğunu…

Geçmiş zamanlarda sıkça yapmış olduğum “Hadi gelin artık!” çağrısı değil bu yazı. Yani dönmenizi çok isterim ama dönmüyorsanız da hayata biraz daha bağlanmanız için cesaretlendirme yazısı diyelim. Hayatın gerçekleri ErdoğanKılıçdaroğluBinaliTrumpHillaryBilmemkimlerden ibaret değil. Sonbahar şehirde de güzel; parklar, bahçeler, caddeler yapraklarını döken ağaçlarla dolu, gidin ve nefes alın abi; SYFF 18-20 Kasım’da bu yıl yine 20 noktada, izleyin güzelleşin mesela; arkadaşlarınızı arayın, nasıl olduklarını sorun ve cevabı can kulağıyla dinleyin; buluşun, hayallerinizi paylaşın; ara ara birkaç saat olsun teknolojiden uzak durun, bir akşamı ışık açmadan, mum ışığında geçirin; sevgilinizle bir türlü gidemediğiniz o yere gidin, olmadı evde sıcak şarap içip güzel bir film izleyin, sevişin falan; ne bileyim, yeter ki kendiniz için, kendinizi hoşnut etmek ve ferah bir nefes almak için harekete geçin… Bunlar yapılmıyor gibi geliyor bana, yapılmadıkça da dünya iyice boka sarıyor. Mutsuz kitleler mutsuzluk yaratıyor; ya ne olacaktı!

Dünyanın gerçeklerine kulaklarımızı, gözlerimizi kapatma çağrısı değil bu! Olanların farkında olalım, bunlara dair yapabileceğimiz şeyler varsa tabii ki yapalım lakin bunlarla kafayı bozmayalım, hayat sadece bunlardan ibaretmiş gibi yaşamaya çalışmayalım. Küçük ve bireysel hayatlarımızı güzelleştirelim, zenginleştirelim; olma mı?

—————————————–
Blog yazarının notu:

Bildiğin -ya da bilmediğin- üzere 2012 Temmuz’undan bu yana, bilerek ve isteyerek çalışmıyorum. Yani klasik anlamda “çalışmak”tan bahsediyorum tabii. Zira aslında hiç olmadığım kadar üretim halindeyim, ayrıca -yeri gelmişken- son derece keyifli ve afiyetteyim. Bu üretim sürecinde ortaya çıkan şeylerin çoğu bugünün piyasasında “para eden” şeyler değil ama bu, onların kıymetini azaltmıyor, içim ferah. Kendim ve diğerleri için daha güzel bir yaşam düşü, bu konuya kafa ve kalp yorma, yazıp çizme, bi’takım uygulamalar yapma ve buna kendini adama ne zaman para etmiş ki… 

Yok yok, katiyen şikayetçi değilim bu durumdan, hatta bunun için ayrıca şükran doluyum. Cidden! Hayatımı sürdürürken az miktarda da olsa (ayda birkaç yüz tl) paraya gereksinim duyuyorum ve yaptıklarım, bu parayı çoğu zaman “doğrudan” getirmiyor. Hep bi’takım dolambaçlı yollar… Neyse ki bu yolları da seviyorum. ((: 

Diyeceğim o ki eğer yukarıdaki veya diğer bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa, bunun sonucunda da bana para veya başka bir armağan iletmek istersen: emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşır mısın?

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir