bana dair

ölüm’e dair

Ölüme dair hafızama kazınmış iki çocukluk anı’m var; bir anı ve bir hayâl, daha doğrusu.

Babamlarla Cahit amcaları ziyarete gitmiştik. En fazla altı ya da yedi yaşında olmalıyım. Bi’ ara benden beş-altı yaş büyük olan Serkan abi ve Şule ablayla iken anneannelerinin -ya da babaannelerinin- öldüğünü öğrendim. O dönemler ölümün sadece trafik kazalarıyla bizi bulduğunu sanıyormuşum (ahh “haber” diye bize sunulanlar!) ki “Aaa, kaza mı geçirdi?” diye sorduğumu hatırlıyorum. “Yooo,” dediler, “eceliyle öldü.”. “Nasıl yani?” falan diye sorup her birimizin bir gün öleceği cevabıyla ve gerçeğiyle karşılaştığımda epey şaşırdığımı söyleyebilirim ama daha derinde ne gibi hisler uyanmıştı içimde, bilmiyorum. Korku, endişe veya ne…

Yukarıdaki olaydan birkaç yıl sonra olsa gerek, şöyle bir hayâl kurduğumu hatırlıyorum. Ölmüşüm, başka bir yer’deyim, bilincim açık. Bir şekilde dünyadaki yaşamın devam ettiğini görüyorum. İnsanların hayat koşuşturmacasını izleyebiliyorum. Ölümden korktuklarını falan da hissediyorum; gülümsüyorum, “Korkuyorlar ama olsun, geldiklerinde fark edecekler ki korkacak bir şey yok.” diye düşünüyorum. Seviniyor ve rahatlıyorum da, “Yine gideceğim ve muhtemelen unutacağım, korkacağım ama yine döndüğümde hatırlayacağım nasıl olsa”*; ohh!

* Son cümleyi hayâle sonradan, yeniden dünyaya gelme fikrine dair bir şeyler duyduktan sonra eklemiş olabilir miyim diye bir şüphe düştü içime. Onun dışındaki kısım ise daha net bir şekilde hafızamda.

Bu hayâl nereden düştü acaba zihnime? Bunlara dair bir şeyler mi duydum gördüm ve sahiplendim, yoksa sadece içimden mi çıkıverdi? Sadece içimden çıktıysa bu sadece bir hayâl mi, yoksa hatırlıyor muyum? Özellikle son yıllarda ölüme, yeniden dünyaya gelişe dair okuduğum, duyduğum birtakım şeylere çok uygun bu düşünce. Ve eğer ki bunlar benim içimden çıkıverdiyse, bu büyük bir ihtimalle hatırlamadır ve bunu düşünmek bile çok rahatlatıcı.

***

Gerçekten yakın olup da kaybettiğim tek insan anneannem oldu bugüne kadar. 8 yıl önce, aşağı yukarı bugünler… O yaz özel sektördeki son işimden ayrılmış ve Alanya’da bir deneme yapıyor, burada annemlerin işlettiği kafe/restoranda çalışarak başka bir hayat yaşayabilir miyim sorusuna cevap arıyorum.

İlk geldiğim zamanlar anneannem de burada. 81 yaşında. Onu hiç bu kadar keyifsiz görmemişim. Nerede tavla oynadığım, gülüştüğüm kadın, nerede şimdiki… Suratı hemen hep asık. Odasından pek çıkmıyor. Yoğun bir çalışma temposunda olduğum için, bir de altına çiş kaçırmaya başladığı ve epey kötü koktuğu için ben de pek girip çık(a)mıyorum odasına. Ama mutlaka bir uğruyorum her gün. Bir gün “Anneanne çok keyifsiz görünüyorsun.” gibi bir şey çıkıyor ağzımdan, karşılık olarak ise “Naapiyim oğlum.” gibi bir şey geliyor mırıltı gibi. Boşvermiş artık, sıkılmış, gitmeye karar vermiş belli ki.

Çok sürmeden de gitti zaten. Önce -annemin tüm ısrarına rağmen- Bursa’ya kendi evine, oradan hastalık hâline ve orada da çok beklemeden diğer âleme (ya da hiçliğe)…

Haberi aldığımda içimde derin bir sızı olmadı. Onu son gördüğüm hâliyle yaşamasının pek bir anlamı yoktu sanki. Bırakmıştı zaten. Bıraktıktan sonra birkaç mevsim daha görsen ne olur, görmesen ne, biraz olsun tat almadıktan sonra; birkaç bin nefes daha alsan ne olur, almasan ne, huzurla alıp vermedikten sonra; kalbin atmaya devam etse ne olur, devam etmese ne; herhangi bir şey için çarpmadıktan sonra.

Cenazesi İstanbul’da idi, annemlerle atlayıp gittik hemen. İçim rahattı. Uzun zamandır görmediğim aile bireyleriyle şakalaştım, dünyevi şeylerden bahsettik. Gülümsüyordum galiba. Hatta beni yadırgayanlar olmuş galiba, çok sonraları annem buna dair bir şeyler söylemişti. Ama gitmek isteyen -ve giden- birinin ardından üzüntü duymuyordum. Bu insan en kıymetlilerimden biri olsa ve dahası ben muhtemelen onun en kıymetlisi olsam da… Yadırgasınlardı…

Nedendir bilmem, son birkaç yıldır daha sık aklıma gelir oldu. En çok da “oğlum” deyişi aklımda; ses tonuyla, vurgusuyla, hafif titremesiyle… 180 derece değişen hayatıma tanık olsa neler düşünürdü acaba, merak ediyorum. Olan biteni ona anlatmaya çalıştığımı ve anlayamadığını, ne düşüncelerime ne de seçimlerime akıl sır erdirebildiğini falan düşünüyorum. Gülümsüyorum. Galiba biraz özlüyorum…

***

Ölüm, insanoğlunun önündeki en çetin konu galiba. Bildiğimiz kadarıyla, öleceğinin farkında olan tek canlıyız ve bunla baş etmek kolay bir iş değil. Zira bu farkındalığın arkasında müthiş bir bilinmezlik yatıyor: Tekrar tekrar dünyaya mı geliyoruz, bilmediğimiz başka bir yere mi gidiyoruz, yok mu oluyoruz… Bir döngü varsa ne kadar sürüyor, dön dolaş neyin peşindeyiz, … Her soru birçok yeni soruyu getiriyor peşinden ve gerçeğe ulaşmanın emin bir yolu olup olmadığını bilmiyorum.

Genel olarak ölüm kavramıyla barışık olduğumu hissediyorum, hem de çok uzun zamandan beri. En azından başkalarının öleceği gerçeğini çoktan kabul etmiş durumdayım. -Varsa mucizeler bir yana-, değiştirilemeyecek, geri çevrilemeyecek bir şey olduğuna göre neden buna dertleneyim ki zaten? Epey uzun zamandır, annemin babamın bile ölümünü nispeten rahat karşılayacağımı düşünüyorum (yine de acele etmesinler bence). Hele ki son yıllarda doğayı daha yakından gözlemleyip ondaki hiç bitmeyen yaşam/ölüm/yaşam döngüsüne şahit olduktan sonra, daha da rahatladım. Her şey ölür, form değiştirir, yeni bir şekilde doğar, o da ölür, yine yeni bir form, yine ölüm, ve yine…

Henüz tam olarak rahatlayamadığım kısım ise tüm bunların benim için de tezahür edecek olması. Daha doğrusu, sadece ya yok oluyorsak ve her şey bitiyorsa ihtimali gözümü korkutuyor, onun dışındaki seçeneklerin her birine açık ve razıyım. Hatta düşünüyorum da -cennete cehenneme inandığımdan değil de- yok olmaktansa cehennemde yanmayı, acı çekmeyi bile seçebilirim sanki. En azından varım, silinip gitmemişim! Ne acayip bir düşünce, ne güçlü bir ego…

Kısa bir süre önce okumuş olduğum Algı Kalesi‘nde okuduğum ve defterime not düştüğüm şu kısım geliyor şimdi de aklıma: “Ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok. (…) ölüm geldiği zaman onu kavrayacak bir bilincim olmayacaktı. (…) Ölümden korkmak, insanın hayatı boyunca karşılaşmayacağı bir şeyden korkmasına benziyordu.” Kısmen rahatlatıcı olan bu cümleler bir yandan da korkutucu. Tam da bilincimin olmaması korkutuyor ya zaten beni. Öte yandan evet, eğer o geldiğinde bilinç olmayacaksa bundan bana ne! Acayip bir konu işte…

—————————————–

Blog yazarının üç notu: 
1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 – Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir