bana dair

motorize günlük (doğu karadeniz’e gidiş) – 2

İlk üç günün hikâyesine erişmek için buraya buyrun.

***


Gün 4

Birkaç gündür Burcu ile haberleşip duruyoruz. Kerem’le birlikte Gürcistan’a Rainbow buluşmasına gitmişlerdi ve dönüş yolundalar. Onlar Doğu Karadeniz’den Yalova’ya doğru giderken ben tam tersini yapıyorum. Ortada bir yerde buluşmayı, mümkünse bir ya da iki günü birlikte geçirmeyi umuyoruz. Ve evet, bu gece bunu yapacağız galiba.

Sabah erkenden uyandım; 1.400 metrede olduğumu fazla sallamadan, çadırın üstünü bile kapamadan, üstelik yazlık tulumumun içinde ve cıbıldak bir şekilde uyuduğum için günün en soğuk saatlerinde üşüyerek… Bir şeyler atıştırdıktan ve ormanın içlerine doğru biraz yürüyüp bir süre sonra tırsıp geri döndükten sonra çadırımı ve eşyamı toplayıp çıktım yola. Bu gece nerede kalacağımı bilmiyorum, Burcu’yla -ve belki Kerem’le- nerede buluşacağımıza göre şekillenecek. Ilgaz Dağı çevresinde güzel alanlar var gibi görünüyor, belki oralarda bir yerde kamplarız.

Yola düşüyor, bir süre sonra canım çay içmek isteyince Gerede’ye giriyorum. Hemen her ilçenin merkezinde yer alan, çayı güzel ve ucuz bir çay bahçesi vardır ya hani, işte onu buluyor ve marketten aldığım tahinli kurabiye eşliğinde çayımı içiyorum. Çaycı abiye de ikram ettiğimde önce kabul etmiyor ama sonra bir tane alıyor. Çok sevdi ki birkaç dakika sonra bir tane daha istiyor ve memnuniyetle uzatıyorum. O da bu jeste karşılık olarak fazladan bir çay ısmarlıyor bana. Armağanlaşma her yerde.

Bu küçük ilçenin sakin ve mütevazı çay bahçesinde, bir yerlerden tekrar tekrar Eye of the Tiger şarkısının ilk 15-20 saniyesi kulağıma geliyor (dıttt — dıt dıt dıt — dıt dıt dıt — dıt dıt dııııııııt — — dıtt …). O çirkin makineyi bulmakta zorluk çekmiyorum, 1 TL ile çalışan makinelerden biri tam karşımda ama nasıl bir oyun / para tuzağı olduğunu şimdi anımsayamadım. Saydım, ilk sekiz ölçüyü çaldıktan sonra duruyor ve 10-15 saniye sonra yeniden başlıyor ve aynı sekiz ölçü… (Belli ki saatlerce, günlerce, aylarca çalıp duruyor; bana mısın demiyor; yeter ki fişi takılı olsun! Ezberlerimizle olan ilişkimize benzetiyorum bu süreci.) Zihnim tozlu çekmecelerden -doğruluğundan emin olmadığım- bir bilgi çıkarıyor hafızamdan: Bir şarkının sekiz ölçüsünü herhangi bir yerde kullanmak için izin almana gerek yok, dokuzuncu ölçüden itibaren telif hakkı giriyor devreye.

Çaylarımı içip telefonu biraz şarj edip Burcu’yla haberleşip yeniden yola düşüyorum. Onlar da Samsun civarındalar ve orta bir noktada buluşmaya çalışacağız. Bir süre ilerledikten sonra bu sefer de Ilgaz’a (Çankırı) giriyorum. Tabii giderken yolda “Ilgaz Anadolu’nun sen yüce bir dağısın.” şarkısını defalarca söyledikten sonra… Nedense Ilgaz’ı çok seveceğime dair bir his var içimde ama yok, pek de bir numarası yok Ilgaz’ın (Ceyhan ve Nihal’in oğlu Ilgaz üstüne alınmasın.). Burcular daha çoook uzakta zaten, biraz daha gitmeye karar veriyor ve bir süre sonra Tosya’ya (Kastamonu) giriyorum. Bulduğum bir esnaf lokantasında karnımı doyuruyor, sonrasında geceyi oralarda geçirme ihtimalini araştırıyorum. İlçenin az yukarısında, birkaç km ileride çamlık alanlar var ama hem düzlük pek yok hem de inanılmaz pis. Oralarda bir gece geçirmek hayata küsmemize neden olabilir. Derken belediyenin işlettiği bir mesire alanı görüyor ve oraya giriyorum. En azından biraz soluklanabilir, ağaçların altına sığınabilirim. Hava çok sıcak!

Mesire alanı da pislik konusunda hiç fena değil, maşallah. Homo Sapiens, çöplerini doğaya atıverme ve ayrıca bu çöplerle yan yana kolayca yaşayabilme konusunda müthiş bir rahatlık gösteriyor. Güzel bir alan yapmışlar ama pis işte; gıcıklanıyorum içten içe ama çok yorgunum, pek bir yere kıpırdayacak hâlim yok. Bir de çözülecek bir kamp yeri konusu var. Kafeteryanın falan olduğu tarafa doğru gidiyor ve biraz da oralarda dolanıyor, oturuyorum. Burada piknik yapmanın yasak olduğuna dair bir levha var, dolayısıyla tabii ki çimler mimler temiz bu nedenle. Birden aklıma umutsuz bir fikir düşüyor: Bir akşamcık şuraya atıversek ya çadırları; ama izin vermezler ki! Hiç de öyle olmuyor. Parkın yetkilisi olduğunu sandığım adamdan, yani Muzaffer abiden izin istiyorum ve tereddüt dahi etmeden “Tabii,” diyor, “şuraya bir yere kurabilirsiniz çadırlarınızı.” Tosya’ya kampçıların sıkça geldiğini falan hiç sanmıyorum; belki tam bu nedenle bu kadar kolay oldu bu iş. Büyük bir şükranla Burcuları beklemeye devam ediyorum.

Kafeteryada ve gittiğim her yerde çok kötü müzik çalıyorlar. İnsanların bunları dinlemesine üzülüyorum. Dinlediğimiz müziklerin kalitesiyle yaşam kalitemiz arasındaki bağlantıyı düşünüyorum kendi kendime. Zevkler ve renkler bir yere kadar tartışılmayabilir ama bu şarkılar gerçekten rezil be usta!

Akşama doğru (galiba saat 6’da falan) Burcular geliyor nihayet. Önce çay, soda falan içiyoruz, sonra ise gündüz yemek yediğim lokantaya götürüyorum onları. Tosya halkı muhtemelen ilk kez kampçı çantalı tipler görüyor ve yolda dönüp dönüp bize bakıyor. Üstelik bir tanemiz kadın, ayağında şalvar, üstünde askılı var; kafaları karışıyor insanların. Burcu rahatsız oluyor, şalını örtmek zorunda kalıyor omzuna. “Tosya, Burcu’ya hazır değil.“, “Burası Tosya, insanı fos yaa.” gibi cümleler dökülüyor ağzımdan. Birincisi biraz komik geliyor ama ikincisi muhteşem kafiyeye rağmen gerçeği yansıtmıyor. Zira gerek Muzaffer abi gerekse lokantadaki adamlar gayet sıcak davrandılar. Alışkın olmadıkları bir şey gördüklerinde merakla bakan insanları ise suçlayacak değilim; olsa olsa buna hazır değiller işte. (-:

Biz laylaylom çaylar, sodalar, yemekler oyalanırken bir anda bulutlarla dolan gökyüzünü fark etmiyoruz. Lokantadan çıktığımız an görüyoruz ki şimşekler çakmaya başlamış ve her an yağmur bastırabilir. Alelacele önce Burcu’yu mesire alanına bırakıyor, sonra ise dönüp Kerem’i alıyorum. Burcu’yu bıraktığım sıralarda rüzgâr hızlanmaya başlamış ve yağmur çiselemeye başlamıştı; Kerem’i aldığım sırada her ikisi de şiddetini artırmıştı. Son 1 km.de ise -sağolsun varmamızı sabırla bekleyen- sağanak daha fazla dayanamayarak üstümüze boca olmaya başlıyor. Yağmurda motor kullanmayı hiç istemiyordum, hele ki rüzgâr da varken. Neyseki sağ salim varıyoruz mesire yerine ve hemen kendimizi bir saçağın altına atıyoruz. Bu arada biz yoldayken elektrik de kesilmişti ve ortalık zifiri karanlıktı. Mekânın kapalı alanına 20 metre kadar uzaktayız (ya da “yakındayız”) ama o kadar karanlık ve öylesine yağıyor ki nasıl gideceğimizi bilemiyoruz. Derken bir şekilde fener açıyor ve ıslanmayı göze alarak mekâna giriyoruz.

Muzaffer abi ve tüm personel bize yardımcı olmak için seferber oluyor. Allah? Ulu manitu? Karma? Bizi hemen bir locaya alıyor ve gece burada kalabileceğimizi söylüyorlar. Zaten dışarısı kıyamet yeri gibi, çadır kurmak bir yana, burnumuzu çıkarmak delilik. Burası  ve bu güzel insanlar olmasa ne halt ederdik bilmiyorum ama tıpkı akü sorunu yaşadığımda olduğu gibi (bkz. dünkü yazı), ihtiyaç olunca bir şey oluveriyor, biri sihirli değneğini dokunduruyor işte.

Locanın ne olduğu ise ayrı ve ilginç bir konu. Tesisin hem bildiğimiz tarz bir kafeteryası var hem de başkalarıyla karşılaşmak istemeyenler için özel odaları; ki bunlara loca diyorlar. Bir tesise, kafeye vs. gitmenin en azından dolaylı sebeplerinden biri de başka insanlarla aynı havayı solumak falandır benim bildiğim ve bir yere gidip basık bir özel odada takılmanın anlamının ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Belki de bir gün zor durumda kalabilecek biz garibanlar için yapıldı bu localar, kim bilir.

Tesiste yedi-sekiz tane loca var ve her birimize birer loca vereceklerini söylüyorlar. Gerek yok falan diyoruz ama en azından bir tanesinin daha anahtarını veriyorlar. Çay ve çekirdek eşliğinde uzun sohbetler sonrasında önce Kerem yan locada uyumaya çekiliyor, az daha sohbet ettikten sonra da karşılıklı iki koltukta Burcu ve ben… Bu arada birkaç saatin sonunda elektrik gelmişti ama parlak florasan ışığından rahatsız olduğumuz için ışığı açmamıştık. Ayrıca tüm ısrarlara rağmen televizyonu da açmıyoruz. Bize şaşırıyorlar: “Ne yapıyorlar ki o karanlıkta?”, “Ahlâksız işler yapmasalar bari.” gibi cümleleri veya en azından düşünceleri duyar gibiyiz. Korkmasınlardı, bir şey yapmıyorduk. (-:

Gün 5 

Sanki akşam tufan olan yer burası değildi. Güneşli, sakin, cıvıl cıvıl bir güne uyandık. Tesisten aldığımız çaylar eşliğinde kahvaltımızı yaptık ve yola koyulduk. Bir gün önce kuyu kebabı hazırlarken gördüğüm Ahmet Abi bu sabah çaydan sorumluydu. Ayrılmadan önce borcumuzu sorduk, “istemez” dedi. Tamam, orası bir pansiyon değil ama çayları içtik, çekirdekleri çitledik, bir-iki domates biber bile aldık onlardan ama ısrarıma rağmen gerek olmadığını söyledi. En azından 10’ar TL bahşiş bırakırız diye düşünüyordum ki bir şekilde 15 TL bırakıp ayrıldık oradan. Bence cimrilik ettik, içim hâlâ rahat değil.

Kerem, Burcu ve ben; zıt yönlere gitmeden hemen önce…
Bu sefer önce Kerem’i anayola kadar indirdim, sonra ise Burcu’yu ve onlar benim geldiğim yöne, ben onların geldiği yöne doğru yola düştük. Bugünkü hedef Samsun’du; Antalya’dan tanışıyor olduğumuz ama bir süredir Samsun’da yaşayan Yeşim ve Server’in misafiri olacaktım.

Yeşim, Server ve ben; muhteşem pide öncesi…

Akşam üstüne doğru vardım. Hava çok sıcaktı ve acayip terlemiştim, üstelik en son 6,5 gün önce yıkanmıştım. Merhabalaştıktan hemen sonra, hazır ev bulmuşken banyoya attım kendimi. 1.000 küsur kilometreyi kapri denecek bir şalvarımsıyla yaptığım için özellikle de bacaklarım egzoz dumanından kapkara olmuş; lifle temizlerken fark ettim. Simsiyah çamur çıktı resmen (Yeşimlerle paylaşamadım bile, utandım.). Temizlenip paklandıktan sonra ise beni bekleyen sofraya oturdum. Birkaç günde hemen özlemişim sofra mefhumunu. Birtakım kahvaltılıklar ve birkaç zeytinyağlı vardı. Her şey çok güzeldi ama Yeşim’in kinoadan yapmış olduğu kısıra bir başka bayıldım! Kinoa alma/yeme alışkanlığım yok ama denk gelirse mutlaka yapmak üzere not aldım. Sohbet de gayet keyifliydi tabii. Karnımızı epey doyurup dışarı çıktık; önce biraz yürüyüş, sonra çay, soda vs. molası, sonra yine yürüyüş ve sonra muhteşem bir pide! Akşam üstü yediklerimi henüz sindirmememe ve aslında acıkmamış olmama rağmen -net bir şekilde- hayatımda yediğim en güzel pideleri (Pide Saray – Sezai Usta) afiyetle ve zevkle götürdüm. Sonra yine biraz yürüyüş ve bu sefer de şahane bir dondurma (Ballıbaba), ki o da ilk üçüme girer. Eve döndükten kısa bir süre sonra kendimi uykuya teslim ettim. Yılın en sıcak gününde orada olmak belki talihsizlikti ama talihli olduğum konulara bakınca (her yerde güzel dostlar, yolda güzel karşılaşmalar, şahane yiyecekler…) o kadar da olsun diyorum. 

Gün 6
Bir önceki akşam üstü babamla yaptığımız konuşmada, babam Rize-Ardeşen’e kadar motorla devam etmeye niyetli olduğumu duyunca uyarma ihtiyacı duydu; bunun bir de dönüşü olduğunu, o kadar yolu nasıl yapacağımı sordu bana. 1.000 km.den fazla gelmiştim ama bir 500 km. daha yolum vardı ve evet bu 500 km. yol dönüşe de eklenecekti. Fakat kendimi gayet iyi ve zinde hissediyordum ve “yok yok babam, hallederim.” dedim; içimden de ekledim “Babaları bazen dinlemek lâzım.” diye.

Sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra üstüme bir ağırlık, üşenme geldi. Babamın sözleri mi sonradan etki etti, aslında yorulan tarafım mı meydana çıktı bilmiyorum ama yol gözümde büyümeye başladı. Hadi bir şekilde giderdim de dönüş yolu nasıl olacaktı. Off, poff! Biraz kendi kendime mırın kırınladıktan, biraz da Karadeniz’de buluşacağım arkadaşlarıma kemkümledikten sonra haritaya bakmamla birlikte kendime geldim. Yol, buradan sonra çoğunlukla sahilden gidecekti ve muhtemelen çok daha keyifli olacaktı. Üstelik motorun rahatına alışmıştım ve burada motoru bırakıp otobüsle falan gitmek zor gelecekti. Böylece içimdeki mırın kırınları hallettim.

Güzel bir kahvaltı sonrasında öğlene doğru yola düştüm. Dün bacağımdan çıkan kiri görünce yoldan uyduruk kaydırık bir eşofman altı almaya karar verdim. Bir de eldiven almak lâzımdı, zira Burcu’nun Tosya’da fark ettiği üzere bütün gün güneş altında kalan ellerim ben farkına varmadan kavrulmuş, kapkara olmuştu. Farklı bir çeşit amele yanığı… Sağa sola bakınarak gittim ama günlerden pazar olduğu için olabilir, ne eldiven ne de eşofman altı bulacağım bir yer gördüm. Derken, tabelalardan Samsun çıkışında bir outlet olduğunu öğrendim ve yıllar sonra ilk kez böyle bir yere girmeye niyetlendim.

Outlet’e ulaştım, motoru park ettim ve bir-iki mağazaya girdim. İnsanların alma coşkusundan irkildim. O kadar büyük bir sirkülasyonda el değiştiriyordu ki kıyafetler ve paralar, başım döndü. Gürültü ve arka planda çalan kötü müzikler cabası. Yok, yapamayacağım bunu; içeride fazla kalamadım ve kendimi dışarı attım. Motoru çalıştırdım ve rüzgârla yeniden buluştum. Aman tanrım! Neydi öyle içerisi!!

Yola devam ettim, Ünye, Fatsa gibi görece sevimli sahil kasabalarından geçtim. Görece sevimli diyorum fakat bir yandan da hepsi çok kişiliksiz. Tüm sahil kasabaları üç aşağı beş yukarı aynı, tüm şehirlerin veya tüm karasal kasabaların kendi içlerinde aynı olduğu gibi. Benzer mağazalar, her yerde neredeyse aynı davranan dolmuş şoförleri, bir adet Hanımeli Lokantası, beton ve kişiliksiz binalar, para kazanmaktan başka aslî gayesi olmayan asık suratlı insanlar vs vs… (Haksızlık ediyorsam affola.)

Fatsa’dan sonra Karadeniz otoyolu düz devam ederken Bolaman Yolu denen yola (kuzeye doğru) saptığımızda Yason Burnu’ndan ve pek tatlış köylerden geçiyormuşuz; e öyle yaptım. Hatta geceyi de muhtemelen Yason’da geçirme niyetiyle… Burası eski ana yolmuş ve tek gidiş tek geliş olan bu yol, sonradan öğrendiğime göre yolu saatlerce uzatırmışmış. Bir kamyonun arkasında tıntın gidermişsin. Ama artık sadece biz turistikler ve o taraflarda yaşayanlar kullandığı için sakindi. Ve çok keyifli yollardı gerçekten de…

Velhasıl Yason Burnu’na vardım, şöyle bir dolandım, orada bulunan kiliseyi gezdim. Tembihlerden biri oradaki kafede fındık tatlısı yememdi, yedim. Gayet güzeldi ama doyurucu olmayan bir porsiyon tatlı ve bir çaya 12 TL vermek biraz acıttı. (Ahh bu turistik fiyatlar…) Ve galiba o günden itibaren para konusunda uzun zamandır hissetmediğim şekilde sıkıntılı hissetmeye başladım. Az harcamaya, temel ihtiyaçların dışına neredeyse hiç çıkmamaya ve temel ihtiyaçlarımı karşılarken parayı helâl ederek ve mutlulukla vermeye o kadar alışmışım ki farklı şekilde olduğunda epey zorlandım. Ayrıca bu şekilde karşılaştırmak yerli midir, yersiz mi bilmiyorum ama evde iken günlük gıda masrafımın 10 TL’nin altında olduğunu bilen biri olarak yukarıda bahsettiğim 12 TL’yi -ve benzeri durumlarda ödediğim diğer paraları- kolayca hazmedememeye başladım. Zaten motora -benim için- çok yüksek sayılabileceğim bir meblağı yatırmışım, sonra üstüne sigortası, bilmemnesi binmiş… Para konusu sonraki günlerde tekrar tekrar karşıma çıktı, belki tekrar konusunu açarım. Şimdilik devam edelim.

O gün çok terlemiştim ve duş alma imkânım yoktu lâkin önümde güzel bir deniz uzanıyordu. Karadeniz’in suları ile buluştum ama su sakin olmasına ve sıcaklık da uygun olmasına rağmen fazla kalamadım; zira deniz anaları vardı ve -hiç tecrübe etmedim ama- bir çeşit elektrik çarpma özellikleri olduğunu duyuyordum. Yine de terimi akıtmış ve serinlemiş olarak çıktım sudan; iyi geldi.

Feysbuk paylaşımımın altına yorum yazanlardan biri de İstanbul yıllarımdan arkadaşım olan ve bir süredir Ordu’da yaşadığını öğrendiğim Yosun’du. O taraflara gelirken mutlaka aramamı, onlarda kalabileceğimi falan söylemişti. Onla da bir gün öncesinden itibaren haberleşmeye başlamıştık zaten ve Yason’da kendimi iyi hissettiğimi fark edince, bir evde kalmaktansa burada kamp yapmanın çok daha keyifli olacağını düşündüm; öyle olunca da sağ olsun, Yosun Yason’a geldi (tekerleme gibi oldu, he!).

“Tam o sırada batıda gün batarken”

 Tam o sırada batıda gün batarken doğudan dolunayımsı yükseliyordu, tam dolunaya bir ya da iki gün vardı. Birkaç saat takıldık, sohbet-muhabbet, birbirimizi güncellemeler… Yolda olduğum sürece tanıdığım/tanımadığım herkes yardımcı olmaya çok istekliydi ama Yosun’un isteği bir başkaydı. Gerek Doğu Karadeniz’de gidebileceğim yerlere dair gerekse Ordu’da yiyebileceğim güzel mamalara dair ayrıntılı bilgiler verdi, yapabileceği bir şey olup olmadığını defalarca sordu. Eldiven ve eşofman altı alma ihtiyacımdan bahsettiğimde ve Ordu’da nereden bulabileceğimi sorduğumda “Dur bakayım” dedi ve babasını aradı. Meğer bir zamanlar motor kullanıcısıymış ve bir yerlerde eldiveni olabilirmiş. Sohbet biraz daha devam ettikten sonra akşam eve gittiğinde bakacağını ve bana haber vereceğini söyledi. Bu arada yedi kere falan daha benim için yapabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Sağ olsun!

“… doğudan dolunayımsı yükseliyordu.”

Yosun gitti, günlerden pazar olduğu için gelen bir sürü piknikçi, günü birlikçi gitti; sadece ben ve sağda solda bir-iki grup kaldı. Çadırımı kurdum, içine girdim ve ay manzarasına doğru bakarken yavaşça uykuya daldım.





Gün 7

Yason’da güne böyle uyandım.

Yolculuğun sonu iyice yaklaşmıştı. Rize-Ardeşen birkaç yüz kilometre ötedeydi ve oraya ulaşmak için iki günüm vardı (çocuklarla orada buluşma günümüz ertesi gündü). Sabah bir şey yemeden, Yosun’un bahsettiği Ordu tostunun hayaliyle atladım motora. Yavaş şehir (citta slow) Perşembe’den geçerek Ordu’ya varmam fazla sürmedi. Ordu tostu yiyebileceğim yerlerin ve meşhur Denizciler Dondurmacısı’nın kapalı olduğunu gördüğüme üzüldüm. Eh, saat 9 bile değildi ben bakınırken.

Yosun’u aradım ve eldiven bulup bulamadığını sordum. Eldiven bulamamış ama çok daha fazlasını bulmuş: Epey kaliteli -ve sanıyorum ki çok pahalı- bir motorcu ceket-pantolon takımı. Dizinde ve diğer hassas bölgelerde korumaları, takıp çıkarılabilen içlik kısmı vs. Babamın ceketi de fena değildi ama bunun yanında epey basit kaldı. Kıyafetleri denedim, bana biraz büyüklerdi ama giyilmeyecek gibi de değillerdi. Şimdilik bu şekilde kullanmaya, belki sonraki zamanlarda daraltmaya karar verdim. Yosun’un bahsettiği mağazadan da bir eldiven aldım; yine para verirken zorlanarak (35 TL gibi bir şey verdim sanırım.)… Yolculuğun gidiş faslı neredeyse bitmişken nihayet aksesuarım tamam olmuştu. Kalan tek eksiğim, -kavrulmaması için- ensemi kapatabileceğim fularımsı bir şeydi, ki son iki gündür tişört koyuyordum oraya. Geçen bahar, yazılarımı ve kitabımı okuyan bir arkadaşımın hediye ettiği boyundan geçirmeli penye şeyin (bir adı var mı bilmiyorum) tam da bunun için uygun olduğunu fark edip sevindim. Şu an için uzaklardaydı ama güneye indiğimde kolilerin birinin içinden çıkacaktı. Yaşasındı!

Ordu tostu yerine uyduruk pastane sandviçi yedikten ve dondurma yerine avucumu yaladıktan sonra yola devam ettim ve önce Giresun’a vardım. Ana yoldan giderken şehirleri ve kasabaları teğet geçiyoruz ya çoğunlukla, motorize olmanın güzelliği ile kafama esen yerlere girdim, yolculuk boyunca. Giresun da onlardan biriydi, hem neye benzediğini görmek hem bir eczaneye uğramak için girdim şehre. Pek bir şeye benzetemedim; en azından güzel bir dondurma var mıdır diye eczaneye sordum (bu yaz her yerde çok güzel dondurmalar yedim, şükür!) ve şehrin diğer tarafında, benim gideceğim yönde, şahane bir dondurmacı olduğunu öğrendim. Tarif ettiler: Aşağıya anayola inip Trabzon yönüne giderken bir kilise görecekmişim, ondan 300 metre sonra sağa dönüp yokuşu tırmanacak ve orada bir yerde bulacakmışım Balkaymak Dondurmacısı’nı. Kiliseyi geçtikten en az 1 km sonra bahsedilene benzer bir dönüş gördüm, tırmandım, ettim, bulamadım. Azmettim, bir taksi durağına sordum ve bir yer tarif etti bana. Az gittim uz gittim ve Balkaymak’a değil ama sadece dondurma satan (genellikle dondurmacının iyi olmasının göstergelerinden biri budur) başka bir yere ulaştım. Yedim, hiç fena değildi (10 üzerinden 7 – 7,5 veririm) fakat çileklisi gayet kötüydü. Nedense sadece dondurma satan bir yerin gerçek meyve kullanacağını varsayıyormuşum; sordum ve aroma (ama en iyisiymişmiş, meyve özüymüşmüş) kullandıklarını öğrendim ve kim gerçek meyve kullandığını söylüyorsa yalandırmış. Porsiyon kesmedi, az bir şey de külahta istedim (bu sefer no çilekli!), bir yandan telefon şarj oldu biraz… Ayrılırken de asıl Balkaymak’ı aradığımı söyledim, meğer 100 metre aşağıdaymış o da. Bari külahta oradan yeseydim diye hayıflandım ama çok geç’ti, benim bile dondurma için bir doyma noktam vardı ve oraya ulaşmıştım. Belki dönerken Balkaymak’tan yiyeceğimi düşünerek (ki bunu yapmadım) yola devam ettim.

Bu arada, sonuç olarak, Balkaymak’a gitmek için kiliseden yaklaşık 1,5 km sonra dönmek gerektiğini gördüm. Bundan sonraki günlerde Karadenizli dostların mesafe konusundaki enteresan yaklaşımlarına birkaç kere daha rastladım. (-:

Trabzon yakınlarında Akçaabat’ın meşhur köftesinden yiyeyim dedim ve rastgele bir köftecide durdum. Burayı seçerkenki tek kriterim dev/meşhur lokantalardan biri olmamasıydı. Hemen her şeyin küçüğü daha güzel, daha mütevazı, daha lezzetli oluyor sanki. Üstelik dev mekân dev para kazanıyor ve fazla profesyonelleşmiş oluyor; Emre ise her daim küçük esnafın yanında olmaya gayret ediyor 😛

Sıkı bir porsiyon köfte, kocaman bir piyaz ve en baştan ikram ettikleri yarım porsiyon kadar tatlıyı (çayla birlikte) mideye indirdim. Aklımı kaçıran bir lezzet değildiyse de güzeldi gayet. Patron(un oğlu) ile epey sohbet ettik, hem mekâna girerken hem de yemek sonrasında. Motorize olunca daha bi’ ilgi çekiyorsun, nereden geldiğini, nereye gittiğini soruyorlar hep; hani benzincide falan da… O da sordu. Yemeğimin sonuna doğru ise gelip masama oturdu çocuk ve üç dakikada derinleşiverdi. 23 yaşındaymış ama 50 yaşında hissediyormuş; çok çalışıyor, dükkânı kimselere bırakamıyormuş. Bayramda üç-dört gün bizim buralara (güneye) kaçacakmış ve bunun hayâlini kuruyormuş. Tekrar ve tekrar şükrettim hâlime. Bilinen zenginlik kalıplarına göre çocuk muhtemelen beni bine falan katlardı ama dünyanın tüm zamanları benimdi; istediğim zaman istediğimi yapabilme imkânım vardı; gerçek zenginlik bu değil de neydi. Gerçekten çok şükürdü!

Yemek sonrasında bir anda kendimi inanılmaz yorgun hissettim ve Ebru’ya bugünden onlara gidip gidemeyeceğimi sordum; tabii ki gelebilirmişim. Ohh, bu akşam güzel bir duş alabilirdim!

Hesabı istedim (içimden içimden gelen, patronla bu kadar muhabbet sonrası indirim yapmaları ve hatta “bu bizden olsun abi” demeleri ihtimaline göz dikerek… Para verirken bu kadar zorlanmak çok sıkıcıymış, hatırladım!), 20 TL yetermiş. Menüye bakmadığım için normal fiyat mı, yoksa indirimli mi olduğunu bilmeden verdim; teşekkür ettim ve çıktım oradan. Bu sefer çok dokunmadı ama yine de hafif bir huzursuzlukla verdim.

Genç arkadaşımla vedalaştım ve önce Trabzon’un korkunç trafiğini biraz endişelenerek aştım, sonra ise Rize’ye vardım. Ardeşen’e yalnızca 40-50 km kalmıştı. Rize’yi de şöyle bir görmek istedim ve şehir merkezine girip az bir şey dolandım, fazla kalmadan çıktım. 1 saatten kısa bir süre sonra ise Ardeşen’deydim. Ebruların evini bulmam zor olmadı, hemencecik güzel bir duş aldım ve sonrasında pek lezzetli yemekler, sohbet… Ertesi gün ise Hey Gidi Karadeniz yolculuğumuz başlayacaktı.

Bu arada 2.250 km.de aldığım motorun rutin bakımının 3.000 km.de yapılması gerekiyordu fakat Rize’ye vardığımda 4.000’i görmüştüm bile. Bir umut, oralarda yetkili servis var mı diye baktım; çok sevgili kaderim yine yanımdaydı. Rize’de iki tane yetkili servis vardı, biri merkezde diğeri ise tabii ki 11 ilçe arasından Ardeşen’de, Ahmet Usta! (-: Ertesi sabah tüm o koşturmaların içinde bir de motoru servise götürmeyi başardım. Böylece hem rutin bakımı yapılacak hem de bir hafta boyunca güvenli bir yerde duracaktı.

Sonuç olarak 1.770 km süren yolculuk altı günde bitmiş (toplam yedi gün ama bir gün Yalova’da fazladan kaldığım için altı diyorum) ve günde ortalama 300 km. yol yapmıştım. İlk günkü yoğun rüzgârdan sonra herhangi bir riskli, tehlikeli durumla karşılaşmadan, güzel yerlerde kamplayarak, bazen güzel yemekler yiyerek bazense konserve vs. ile idare ederek ve yollarda dostlarla buluşarak, görüşerek geçti yedi gün. Samsun sonrasında ise içimde hep nasıl geri döneceğim endişesi vardı, ki dönüş yoluna çıkana kadar bu endişe orada bir yerde asılı kaldı.

***

Bitirmeden, yazının neresine yedireceğimi bilemediğim bir şeyi daha paylaşasım var: Yol boyunca (en çok da benzincilerde) motorla ilgilenenler, kaça aldığımı soranlar oldu. Buna cevap verirken hep utanıp sıkıldım; 9.750 TL demek hep zor geldi. Hatta çok komik bir şekilde hemen hepsine 9.500 TL dedim. 250 TL olsun indirim yaptım kafadan (-: Bunla da kalmayıp aslında bunun benim için çok para olduğunu ve hasbelkader elime bi’ para geçtiği için alabildiğimi mırıldandım çoğunlukla. Ne oluyor diye içime baktığımda, uzun yıllardır az para ile yaşadığım için -benim için yüksek olan bu meblağdan- utandığımı fark ettim. Az para ile, sade bir yaşama çok alıştığım için olsa gerek, için için burada ters bir şey olduğuna dair bir hissiyat dolanıyordu belli ki. Oysaki ben değil miyim, en azından son iki yıldır falan paranın bir çeşit enerji olduğuna ve onu güzel giysilerle giydirebileceğimize ikna olan, “daha fazlası gelsin, güzelliklere aksın” diyen; bu şekilde ahkâm kesen… Ama işte, birazcık lüks (ki öyle olduğu tartışılır) bir yere para akıttığım anda bunlarla yüzleştim ve iyi de oldu. Buna dair içimde hâlâ bir şeyler dönüp duruyor, henüz sular durulmuş değil. Bir ara yumurtlarım muhtemelen. (-:

————————————————————–

Blog yazarının üç notu: 
1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 – Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir