bana dair

motorize hayata geçiş

Her şey onun başının altından çıktı. En azından bu son hamlemin ilk tohumlarını atan, farkında olmasa da o oldu. Sabri, Mayıs’ta gerçekleştirdiğim dördüncü Çemberli, Oyunlu Doğa Yürüyüşü etkinliğine Konya’dan, 500 km. mesafeden 125 cc.lik motoruyla gelince benim içim bi’ kıpraştı. Param olduğu takdirde bir motor alıp seyahatleri daha keyifli bir şekilde yapma ve yakın yerlere kolayca ulaşabilme fikri dolanıverdi içimde. Lakin çok da üstünde durmadım, hem öyle bir param yoktu hem de o günlerde üç yıldır yaşadığım köyden ve evden ayrılacak olma konusu ile haşır neşirdim ve sonrası kocaman bir bilinmezlikti; bunu düşünmeye ne hacetti.

Bu arada 10 yıl kadar önce İstanbul’da yaşarken, yaklaşık iki yıl süren bir motor maceram (100 cc.lik bir scooter) olmuştu ve iki yılı biraz geçe motorum çalınmıştı. Polise falan gittim tabii ama bir sonuç alamadım.

Bir – bir buçuk ay kadar sonra bu fikri bir anda hortlatan olay ise annemlerin, beş yıl önce son tam zamanlı işimden ayrıldığım zaman elimde beliriveren, onlara vermiş -ve çoktan unutmuş- olduğum 8.500 TL’lik borcu geri ödeyebileceklerini ifade etmeleri oldu. Başta bu parayı, -bir şekilde elimde para biriktiği her zaman olduğu gibi- ihtiyaç duyan birileriyle paylaşırım (toplu paraya hemen hiçbir zaman ihtiyacım olmuyor) ve borç falan veririm diye düşündüysem de nöronlarımın para = motor alabilme fırsatı bağlantısını kurması birkaç gün içinde gerçekleşti ve kendimi bir anda ikinci el motor ilanlarına bakarken buldum.

İlanlara baktıkça heyecanım ve hevesim arttı. Kabaca 7 – 10 bin TL aralığında eli yüzü düzgün, işimi görecek ve fazla iş çıkarmayacak güzel maxi scooter’lar* vardı. Tabii markalar, modeller milyon çeşit olduğundan ve bu tip şeyleri derinlemesine araştırmaya ilgisizliğimden mütevellit, sonucu muhtemelen birtakım tesadüfler belirleyecekti ve gözüme güzel gelen, coğrafi olarak da çok uzaklarda olmayan bir motoru alıverecektim. Zaten motorun performansı, beygir gücü, tork’u (ne demek olduğunu bile bilmiyorum), ulaştığı hız falan biraz olsun umurumda değil(di); mümkünse az yakıt tüketimi olsun, sık sık sanayiye gitmeme gerek kalmasın; gerek şehir dışı seyahatlerimin bir kısmını yapabileyim gerekse yaşamaya başlayacağım köyden Fethiye’ye ulaşımım kolaylaşsın; derdim buydu.

* 250 cc ve üstü scooterlara maxi demeyi uygun görmüşler.

Derken karar vermemi inanılmaz kolaylaştıran bir şey oldu: Kayaköy’de arkadaşlarımla geçirdiğim günlerde, bir gün Volkan’ın şahane bisikletiyle şöyle bir köy turu atarken gözüme kestirdiğim modellerden birini üç ayrı kişide gördüm ve sonunda üçüncüsü ile konuştum. 18 yaşında genç bir çocuktu, motoru iki gün önce almıştı, gayet memnundu; sağolsun -çoğu ilgimi çekmese de- bir sürü teknik bilgi de verdi bana. Tam “olabilir aslında bu model” diye düşünüyordum ki ayak koyma kısmındaki bombe dikkatimi çekti. Bu çıkıntı işi bozardı, zira özellikle köy hayatında, önü düz olan bir scooterla dünyalar kadar eşyayı, yeri geldiğinde tüpü müpü taşımak pek kolay oluyordu; dolayısıyla bu modelden vazgeçtim. Sonrası çorap söküğü gibi geldi, zira ilgilendiğim modellerin -biri hariç- hepsinin önü aynı şekildeydi ve sadece bir tanesinin önü düzdü. Böylece karar vermeme gerek kalmadı; satın alacağım marka ve model kendiliğinden belli oldu. (Nasıl bir motor alacağını sadece ve sadece böyle bir sebebin belirlediği tek insan olabileceğimden şüphelendiğimi de belirtmiş olayım.)

Bir anda gözaltına aldığım tüm diğer seçenekleri sildim ve bu modelin ilanlarına bakmaya başladım. Telefonda babama da bahsettim, ilanları ona yolladım. Onun da motor kullanma geçmişi var ama asıl, yanında çalışan arkadaşlardan biri epey ilgili bu konuyla. Yolladığım ilanlar arasında en yeni, en az kilometrede ve dolayısıyla en pahalı olanı gözlerine kestirmişler ve hemen de arayıvermişler. Motorun sahibi Serkan, Aydın-Söke’de yaşıyordu ve fakat -bu kadar olur sayın seyirciler!- ertesi gün eşiyle Dalyan’a tatile geleceklermiş. Evet, resmen üç yıl yaşadığım yere tıpış tıpış ve motorla geliyorlardı. Hayatın şahane bir mesajı değildi de neydi bu! Motora gitmeme gerek kalmamıştı, motor bana geliyordu. Muhtemelen alacaktım onu.

Ertesi gün (cuma), Çağım sağolsun bana eşlik etti ve birlikte Dalyan’a, eski memleketime gittik. Serkanlar da geldiler ve güzel güzel sohbetleştik, bir sürü ortak (Serkan da kahvaltı ve tahin hastasıymış) ve bazı alakasız noktalarımız (Serkan çok titizmiş) çıktı falan… Derken sadede, motor hususuna geldik; kısa bir deneme sürüşü yaptım, çok anladığımdan değil ama motorun gayet iyi durumda olduğuna inandım, zaten Serkan’a da güvenmiştim; fiyat miyat, 100 lira 200 lira derken çok da uzatmadan “Tamam,” dedim, “alıyorum.”. El falan sıkıştık gayet; hatta hemen, o anda almak istedim. Notere gidelim, işlemleri yapalım ve alıp gideyim istedim motoru. Zira ben de kuzeye doğru çıkıcam zaten, motorla çıksam ne güzel olur hesabındayım. Ama tatil süresince gezmek için ihtiyaçları olacakmış. İyi dedim, üstüme alayım, siz gezin, pazar günü teslim edin bana ve otobüsle dönün. Mırın kırın ettiler, motorla dönmek istiyorlarmış falan. Velhasıl olamayınca pazartesi, salı falan benim o tarafa gitmem ve işlemi yapıp motoru almam konusunda sözleştik. Kapora da verecektim ama son anda istemedi Serkan; “gerek yok” dedi.

Bir sonraki gün -yol açısından ters olacaktı ama- Ayvalık’a babamın yanına gittim ve hafta sonunu orada geçirdim. Pazartesi günü Serkan’la konuştuğumuzda ise fiyata dair bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıktı ve 150 TL’lik bir fark çıktı önüme. Çok büyük bir para olmasa da içim biraz bulandı ve düşünmek istediğimi söyledim. Derken Ayvalık’ta, aynı modelin daha da yenisi ve hatta neredeyse sıfırı çıktı karşıma. Sadece 2.200 km.deki 2016 model bu bebek, diğerinden neredeyse 2.000 lira daha pahalıydı ve bütçemi biraz aşıyordu. Ne yapsam ne etsem derken gaza geldim, babam da biraz destek çıkabileceğini söyleyince (gerçi ben gerek olmadığını söyledim) bu sefer de Uğur’la el sıkışıverdik. Ona da kapora vermeye yeltendim, o da gerek olmadığını söyledi. Zaten ertesi sabah notere gidecek ve işlemi halledecektik. Böylece bu konu çok da uzamadan nihayetlenecekti.

Öyle olmadı. Gece önce sinekler bastırdı. Ne kadar çok olduklarını ışığı açıp -elimden başka bir şey gelmeyince- birer birer öldürürken fark ettim. Yarım saat ya da bir saat içinde yedi leşim vardı ama galiba sessizliğe kavuşmuştum. Sonra ise uykum kaçtı. Hayatımda en çok üç kere falan uykum kaçmıştır bu arada. Yattım tekrar ama uyuyamadım; zihnim fıldır fıldırdı ve odadaki sessizliğe tezat, içim gayet gürültülüydü. Motor, benim bütçeme göre yüksek fiyatlı olmakla birlikte neredeyse sıfırdı ve buna rağmen sıfır olanıyla ciddi denebilecek bir fiyat farkı söz konusuydu. Önce buna takıldım ve Uğur’un gönlünün ferah olduğundan emin olmak istedim; ben gayet memnundum halimden, en azından öyle sanıyordum. Hayalimde onla diyaloğa girdim: Ertesi gün olmuş, notere gitmişiz ve soruyorum “Abi için rahat mı?” diye. “Rahat, rahat,” dedi ve ekledi “senin de rahat mı?”. Bir anda yumruk yemiş gibi oldum, çünkü ağzımdan evet çıkamadı. İçi rahat olmayan benmişim meğer ve o an birden farkına vardım bunun. Kara kara düşünmeye başladım; motor almayla bitmeyecek, sigortası var, vergisi var, noter masrafı var, üstelik kaskımı, motorcu ceketimi falan vakt-i zamanında başkasına vermiştim, bunları yeniden almak gerekecek… Bunlar bir yana, motorun fiyatı benim bir yıllık tüm harcamamdan fazla. Şu an bunu verebilecek para var elimde ama buna gerek var mı(ydı)…

Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre içim bunlarla doldu taştı ve sabahın 4 küsurunda af dileyen ve bunu yapamayacağımı belirten bir mesaj yazdım Uğur’a. Hemen sonrasında bir mesaj da Serkan’a attım ve “Gel arada anlaşalım, bir gün sonra geleyim ve motoru alayım” dedim. Ertesi gün Uğur “canın sağ olsun” dedi; Serkan ise -başka nedenlerden dolayı- motoru satıp satmayacağından emin değildi. Böylece elde var sıfır noktasına geliverdim bir anda ama atacağım adımı içim rahat bir şekilde atmalıydım ve bu konu bir süre bekleyebilirdi.

Bu arada galiba kapora vermeyince olmuyor, niyeti maddeye bağlamanın; soyutu somutlaştırmanın önemini gösteriyor sanki bu. Üstüne düşünülesi…

***

Günler geçti, ben ilanlara bakmaya devam ettim, birkaçını gözüme kestirdim ama Çanakkale’deki veya diğer yerlerdeki motorlara bakmak hem gözümde büyüyordu hem de Uğur’un motoru kadar temiz ve sağlam olduklarına dair şüphelerim vardı. Ne yapsam etsem derken gönlüm yeniden Uğur’un motoruna kaymaya başladı. Daha önce el sıkışıp vazgeçtiğim için aramaya cesaret edemedim, biraz utanarak konuyu yeniden değerlendirdiğimi ama onun bana hâlâ satmak isteyip istemeyeceğinden emin olmadığımı yazdım ona; dostça bir cevapla döndü sağ olsun. Sonra babamla konuştum ve teklifi geçerliyse desteğini kabul edebileceğimi söyledim (geçerliymiş ama hemen olmazdı; şimdilik tamamını ben verecektim, ilk fırsatta bir kısmını karşılayacaktı). O gece (günlerden pazar oldu bu arada) bunun üstüne bi’ yatıp ertesi gün kesin kararımı vermeye karar verdim.

Sabah uyandım, motoru almaya epey yakın hissediyordum ki Burcu ile yaptığımız telefon konuşması beni kesin karara götürdü. Telefonda Ayvalık’taki yeni motordan bahsetmeye başlamamla “Tabii ki yeni olanı alacaksın, ne demek!” diye ondan beklemediğim şekilde coşunca “Tamam,” dedim kendi kendime, “bugün bu işi bitiriyorum.” Uğur’u aradım, öğlen buluştuk; noterde hızlı bir işlem sonrasında motorun yeni sahibi oluverdim.

Sonrasında ise muhtelif hikâyelerle ve iç seslerle, sorgulamalarla dolu upuzun bir yolculuğa çıktım ama bunlar diğer yazılara kalsın.

işte yeni bebek… tam olarak maxi denen sınıfta değil ama görüntü olarak öyle.
170 cc.lik bir motoru var ve benim için yeterli galiba.
—————————————–

Blog yazarının üç notu: 
1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 – Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir