bana dair

Hey gidi Karadeniz – 2

Yolculuğun ilk üç gününe şuradan ulaşabilirsiniz efendim: Hey gidi Karadeniz – 1

***

Gün 4

Dün gök üstümüze boşalmıştı ve çadırlara kaçmış ve erkenden yatmıştık. Bugün ise hava çok sakin, güneşli, bulutsuz… Bu hızlı değişimler beni hep şaşırtıyor. Gerçi biz de böyle değil miyiz? Bir an dünyalara küsebiliyorken, yarım saat sonra veya ertesi gün ortalık güllük gülistanlık olabiliyor.

Hislere çok bağlanmama gerekliliğini, gökyüzü olduğumuza ve hislerin gelip geçen bulutlar olduğuna dair metaforla anlatırlar ya; ne kadar da yerinde… Gözlemci olarak kaldığımız, nefes almayı unutmadığımız sürece her şey geliyor ve geçiyor. Sevinçler ve üzüntüler, sevgi ve korku, neşe ve keder ve diğer tüm ikilikler birbiri ardına geliyor, gelebiliyor. Ve zaten biri olduğu için diğeri var, bunu da akılda tutmak iyi geliyor bana.

Sabah erkenden kalkıyorum ve bizim kızların yanına gidiyorum. Dün akşam ne yapacağımızı, ne şekilde hareket edeceğimizi netleştirememiştik. Öğreniyorum ki Trans Kaçkar işi büyük bir ihtimalle iptal olacakmış. Dün saatlerce boşuna mı konuştuk ((:

Dursun abi tüm ekibi topluyor ve -kendiliğinden- çember formunda diziliyoruz. Dünkü tufanı hatırlatarak söze giriyor ve hava tahminlerine göre bu akşam da bir benzeri olabilirmiş. Bu durumda Naletleme’den geçmenin çok yıpratıcı olabileceğini ama kararı bizlerin vermesini istediklerini ifade ediyor. Onlar zorlu şartlara daha alışkın zira, “plan devam” dersek devam ederler. İsteyenler söz alıyor ve fikirlerini paylaşıyor. Epey güzel bir karar alma süreci ilerliyor, buna pek seviniyorum. Derken, oluşan iki güçlü alternatif arasında oylama yapma önerisi geliyor, uygulanıyor; “Ahh,” diyorum, “bunu yapmasak daha iyiydi.” Temsili demokrasi, genellikle çoğunluğun dediğinin olması ve azınlığın sesinin kısılması anlamına geldiğinden, oylama olayını pek sevdiğim söylenemez. Ama yine de genel olarak güzel yürüdü süreç ve neredeyse oy birliğiyle ne yapacağımız belli oldu: Borçka – Karagöl’e gidecek ve bu geceyi orada geçireceğiz; yarın ise faaliyet bitiyor ve dönüş günü zaten. Biz ise bu durumda, normal plandaki Kavron yerine Borçka taraflarında takılacağız fazladan birkaç gün.

Katırlar bu zorunlu işbirliğine dair nasıl hissediyorlardır acaba…

Kararı aldıktan sonra yavaşça kahvaltılar yapılıyor, aheste bir şekilde toplanılıyor, son fotoğraflar çekiliyor ve hoopp yola düşüyoruz. İstikamet önce Olgunlar, hani ilk gece kampladığımız yer. Bizim ekipten Burcu bu sefer çantasını katıra verdi; çıkışta çok zorlanmıştı ve sağ olsun diğer katılımcılar (en çok da Bahadır) destek olmuştu.

inişte bi’ ara, grubun büyük kısmı bir araya gelmişken…

Vadiden aşağı doğru, çıktığımız güne göre daha rahat bir yürüyüş yapıyoruz. Grup bir arada değil, bölük pörçük yürüyor. Bu hem iyi geliyor (herkes kendi ritmine göre takılıyor) hem de kötü (grup bütünlüğünü sağlamamayı getiriyor sanki). Aynı yolu çıkarken de kısmen öyleydi, hele ki zirve yaptığımız günkü sıkıntımı zaten bir önceki yazıda anlatmıştım.

Grup bütünlüğü demişken, yine bir önceki yazıda yazdığım üzere, birkaç istisna hariç diğer katılımcılarla fazla ilişki kur(a)madım ve bu benim için kolay alışılabilir bir şey değil. Yan yana, arka arkaya yürüyoruz, keyifli bir tecrübeyi paylaşıyoruz ama tanışmamışız bile, isimlerimizi bilmiyoruz, iki lakırdı etmemişiz. Katıldığım etkinliklerde, buluşmalarda; diğerleriyle bağ kurmaya, göz göze gelmeye, onları duymaya ve onlar tarafından duyulmaya o kadar alışmışım ki yüzeysel bir ilişki kurunca ve hatta bunu bile yap(a)mayınca, olmuyor. Faaliyet boyunca bunun eksikliğini hissettim.

İniş, dediğim gibi, daha kolay geçiyor. Yolun bir kısmını Argın’la ikimiz yürüyor ve o ara epey derin bir sohbete dalıyoruz. Sohbetin ağırlıklı bir kısmı para konusunda dönüyor. Argın’la yıllardır birçok konu üzerine derin ve uzun muhabbetlerimiz var ama son bir-iki yıldır en çok da parasal konuları konuşuyoruz. Para kazanmak, edinmek, armağan ekonomisi, gönül bedeli, yaptığımız etkinlikler, elimize geçen ve geçmeyen paralar, hislerimiz, Argın’ın burs durumları vs. Bütün bunlar ve fazlası üzerinde, sanırım en az bir saat güzel bir sohbet ediyoruz. Güzel olmasına güzeldi ama o arada zihnim(iz) son derece aktif olduğu için, burayı ve bu ânı yaşayamadığımı(zı), geçen şu bir – bir buçuk saati ıskaladığımı(zı) fark ediyorum.  Yolun ilk kısımlarında da başka birkaç kişi ile epey bir sohbet etmiştik ve aynı durum oluşmuştu. Neyseki sonraki kısımlarda daha fazla susuyoruz ve daha fazla ândayız; etrafın, yürüdüğümüz yerlerin, vadinin, derenin ve dağların daha fazla farkındayız. Yine bol bol ahududu yiyorum, yine yaban mersinlerini ıskalıyorum; tarih tekerrür ediyor.

Ve Olgunlar’dayız. Grubun bir kısmı gelmiş, bir kısmı arkadan geliyor. Üç gündür ilk kez ağaç görüp seviniyorum; özlemişim! Birkaç saat burada takılıyor ve aracı bekliyoruz. Bu esnada mıhlama yiyor, çay içiyoruz ama hem bu mıhlama, tam olarak olması gerektiği gibi yapılmadığı hem de her geçen gün peynirden daha fazla uzaklaştığım için (ki beni yakından tanıyan ama son bir-iki yılda pek görüşemediklerim, bu durumu ufak çaplı bir şok ile karşılıyor) çok da keyif almıyorum. Bir de bir bardak çay için 1,5 TL vermekten memnun değilim. Neyseki güzel çay en azından! Bir de servis yapan genç çocuk pek tatlı, güler yüzlü…

Saatler geçiyor, bizi alacak olan araçlar geliyor; çantaları araçlara yüklüyor ve yola düşüyoruz. Önümüzdeki iki saat, hayatımın en kötü iki saatleri arasında ilk üçe sağlam bir giriş yapıyor. Hava çok sıcak, klima çalışıyor ama sadece kendini soğutuyor. Yeni ve modern minibüslerde açılır pencereler olmadığı için sadece üstten havalandırma ile çok az miktarda oksijenle buluşabiliyoruz; üstelik şoför abimiz yine coşuyor! Sürekli gaz-fren-gaz-fren-gaz-fren şeklinde kullanması ve virajları çok sert alması sonucunda midem ağzıma geliyor, başım kazan gibi oluyor ve resmen hayata küsüyorum. O an o yolculuğun bitmesi için her şeyi yapabilirim! (Her şeyi derken, ciddiyim) Ama bitmiyor; daha doğrusu öyle bir hissiyat ki hiç bitmeyecek gibi geliyor. Artık hayatımızın geri kalanı bu sanki: Korkunç virajlı yollarda, korkunç bir sıcak altında, korkunç şoförlerle gideceğiz sürekli. Cehennem, bundan daha kötü bir yer olamaz. Sadece yanmakta ne var, sıkıysa buraya gelsinler! Bana birbirinin aynı gibi gelen Karadeniz müzikleri de cabası.

Ama bitti valla! Ohh! İki saat bir şekilde -üstümüzden- geçiyor ve Yusufeli’ne varıyoruz. Kendimizi minibüsten dışarı attığımızda hemen herkesin benim gibi yamulduğunu fark ediyor ve tuhaf bir şekilde seviniyorum. En azından yalnız değilmişim bunu çeken. İnsanoğlukızı ne acayip varlık, tek acı çekenin sen olmadığını bilmenin rahatlatması ne garip bir hâl!

İşte orada bir çeşme var. Hırsla yüzüme suları çarpıyor, bir nevi suyla kendimi döverek kendime gelmeye çalışıyorum. Yeterli olmuyor, kafayı da sokuyoruz suyun altına ve biraz olsun ferahlıyoruz. Bir de güzel dondurma bulursak şimdi… (Dondurmayı çok sevdiğimi söylemiş miydim?) Dursun abiler bir çay bahçesine doğru gidiyorlar ve orada dondurma varmış! Yaşasın deyip gidiyoruz ama bir de bakıyoruz ki golf dondurma! Bir istisna* hariç yıllardır paketli-hazır-fabrikasyon dondurma yememişim, şimdi yemeye de hiç niyetim yok. İlçede kendi dondurmasını yapan olup olmadığını soruyoruz, önce bizi kaçırmamak için olmadığını söylüyorlar, sonra bakıyorlar ki yine de orada yemeyeceğiz, “haaa az ileride bir pastane var” diyorlar. Yine yaşasın! Biraz yürüyor, bir tane daha hazır dondurma (bu seferki algida galiba) satan yer gördükten sonra -danananam- işte orada, klasik bir pastane! Hemen soruyorum ve evet, kendileri yapıyorlarmış! Beş-altı kişi siparişlerimizi veriyor ve biraz sonra gelen bebekleri afiyetle yiyoruz. Sade ve kakaolu çok güzel, çilekli yine yalan! Tıpkı Giresun’daki gibi burada da çilekliyi aroma ile yapmışlar ve bence yenecek bir şey değil. Lakin ben hariç kimse takılmıyor; hatta ifade ettiğimde, kimse için fark etmediğini görüyorum. Ağız tadımız iyice bozulmuş gençler, dikkat! Çoğunluk ne yediğinin falan farkında değil.

* İstisna, en olmayacak grupla gerçekleşti hem de. Geçen yaz Bayramiç’te dört ekolojikgil arkadaş, fena hâlde aş erdiğimiz için dayanamayıp köy bakkalından bulduğumuz rezil dondurmayı (dondurma derken, lafın gelişi…) yemiştik. Off, insanların birçoğunun dondurma normunun artık bu olduğunu bilmek içimi acıtıyor.

Velhasıl sonunda epey kendimize geliyoruz. Şükür! Cehennem mode off. Bu arada porsiyon beni yine kesmiyor, yine biraz da külahla alıyorum. Resmen Giresun’daki dondurma hikâyesinin tekrarı…

Ve yola devam etme vakti. Hâlâ epey yolumuz var ama en azından aşırı virajlı, dar, yer yer toprak yollar sona erdi. Şimdi onlarca tünelden geçerek* Artvin’e, oradan Borçka’ya ve oradan da Karagöl’e gitmece…

* Geçen yazıda asfalt yola sevindiğimi insanlık çelişkilerimden biri olarak dile getirmiştim, bu sefer de tüneller için benzer bir şey paylaşacağım. Bu bölge, gidenler bilir, fazlaca dağlık bir bölge ve belli ki eskiden çok ama çok virajlı yollardan gidiliyormuş. Sonrasında özgürce akan Çoruh’un önünü muhtelif yerlerde kesip baraj yaptıklarında, su seviyesi yükseleceği için daha üst kısımlara yollar yapmışlar ve dağları oyarak burayı bir tünel cennetine (!) çevirmişler. Hayattaki duruşum gereği barajların, tünellerin, doğa ile bu kadar oynanmasının yanında değilim tabii ki ve fakat bir yandan da kendimi, için için şükrederken buluyorum (baraja değilse de tünellere). Zira buraları bu kadar rahat geçemesek, iyice zorlaşacak bu bölgelerde dolanmak. Haa, bu kadar dolanmak, gezmek, görmek şart mı? Bu ayrı bir konu. Tüm zorlanmalarıma rağmen, bana sorsalar, ben yine tünel münel yapılmamasını, gerekirse gezememeyi tercih ederim. Ama bu, tercih etmediğim durumun sonucunun bir şekilde benim de hayatımı kolaylaştırdığını yadsımamı gerektirmiyor. Fakat evet, o an için benliğime iyi geldi bu durum.
Baraj nedeniyle sular altında kalan ve boşaltılmak zorunda kalınan köyler (koskoca Yusufeli ilçesi de sular altında kalacağı için ilçeyi bile yukarıya taşıyorlar, bir-iki yıl içinde), yerinden edilen ve edilecek olan binlerce insan, binlerce ağaç; yaşam alanı daralan, değişen, belki de yok olan milyonlarca canlı için ise içim sızlıyor, 1,5 yıl önce geldiğimde olduğu gibi.

Borçka’ya vardık, marketten eksiklerimizi tamamladık ve yönümüzü yukarılara çevirdik. Hava yavaş yavaş kararıyor. Yol çok keyifli, her yer ağaç, evde hissediyorum kendimi. Nasıl bir yere gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yok ama şu an geçtiğimiz yerlerin güzelliği bana çok iyi hissettiriyor. Sadece ormanlık olması da değil, sık sık kayalardan süzülen sularla, oluşan minik dereciklerle karşılaşıyor ve hayran hayran bakıyorum. Nerede üç saat önce  hayata küsen adam, nerede ben! Her şey geçici mi demiştik?

Derken bir anda sis basıyor ve birkaç saniye içinde görüş mesafemiz beş metreye falan düşüyor. Yolları çok iyi bildiği ve alışkın olduğu için şoförün tedbirsiz gitmesinden endişe ediyorum ama yok, siste bunu yapmıyor ve gayet yavaş ve güvenli kullanıyor. Hem akşamın çökmek üzere olması hem de yoğun sis nedeniyle nerelerden geçtiğimiz belli değil, hayâl meyal yol kenarındaki ağaçları görüyoruz zaman zaman; adeta rüyada gibiyiz. Argın yanımda İngilizce bir şeyler mırıldanıyor; bu minvalde şeyler, rüya müya diyor. Bir yerden sonra asfalt yol parke taşa dönüyor (Sonradan anlayacağım üzere Karagöl yol ayrımına gelmişiz ve 7 km. kadar yolumuz kalmış). Tıkır tıkır devam ediyor ve bir süre sonra duruyoruz: Geldik! Hava artık tamamen karanlık ve üstelik sis çok yoğun. Göz gözü görmüyor. Gerçekten rüya olabilir; kendimi çimdikliyorum, uyanmıyorum. Galiba değil.

Birkaç dakika diğer minibüsü bekledikten sonra çantaları sırtlanıyor ve önden giden ekibi takip ediyoruz. Hiçliğin içine doğru bir yürüyüş, nereye gittiğimiz belli değil, tek yaptığımız güvenmek ve takip etmek…

Dik sayılabilecek bir inişten dikkatle yürüdükten ve ahşap bir köprü ile minnak dereyi geçtikten sonra açıklık bir alana varıyoruz. Başka çadırlar da var burada. Yürürken muhtelif tabelalar da görmüştüm. Burası bir tabiat parkı belli ki, şu Orman Müdürlüğü’nün falan işlettiklerinden.

Çadırlarımızı kuruyoruz. Sis hâlâ çok baskın, çevreyi pek algılayabilmiş değiliz ama bir ormanın içinde olduğumuz kesin. Çok hafif yağmur çiseliyor ve bu, kokuları muhteşemleştiriyor. Ohh, çok güzel bir yerdeyiz “galiba”. :)) Çadırı kurduğumuz yerin iki metre ötesi gölmüş, ilk geldiğimde onu bile fark etmemişim. Sahi Karagöl‘e geldik biz, değil mi? Bunu bile akıl edememişim. Yol fena sersemletmiş beni.

Bu arada bir görevli geliyor ve çadır başına 25 TL olan ücreti istiyor. DOKADAK olarak biraz forsumuz var ki 12 çadır için 7 çadır parası ödemek üzere anlaşıyor bizimkiler. Çadır başına kaç para düşeceğini hesaplamada zorluk çektiklerini görünce devreye giriyorum: 15’er TeeLee. Bayılıyorum bu hesap kitap işlerine.

Bir şeyler atıştırıyor ve kendimize gelmeye başlıyoruz. Yan tarafta, geldiğimizde orada olan çadırdan ufak tefek destekler geliyor, pek hoşuma gidiyor. Yaşasın birileriyle bağlantı kurmak! Bizim fenerin az aydınlattığını görünce iyi yanan bir fener veriyor, birkaç kere herhangi bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor iki karaltı. Sonraki dakikalarda Feridun Düzağaç vb. müzikler geliyor oradan, ki buna da kocaman bir ohh! Karadeniz müziklerinden iyice fenalık gelmişti :)) Karaltılarla tanışmak yarına kalacak. Bu gece bir başka çadır ekibi ile haşır neşir oldu bizimkiler, ateş yakmış olan birkaç kişi… Ben de biraz takıldım o tarafta ama çok duramadım, oraya ait hissetmedim bir türlü. Birlikte geldiğimiz ekip de kocaman bir ateş hazırlığı yapıyordu. Bugün son gündü ve onların deyimiyle gala gecesi idi. Rakılardan, şaraplardan bahsediliyordu ama hiç takılasım gelmedi; kısmen yorgunluktan kısmen de bu yazının başlarında anlattığım bağlantısızlıktan olsa gerek. Hiçbir yerde barınamayınca çadırıma gidiyor, yatıyorum. Önümüzdeki saatlerde epey bir içilecek, şarkılar-türküler söylenecek ama ben ilk 10 dakikadan sonrasını duymayacağım. Yorulmuşum.

Bu arada 1.400 metredeyiz ve bir gün öncesine göre epey ılık denebilir. 2.800’lerdeydik, malum. İki üşümeli gece sonrası rahat ediyorum.

Gün 5

Sabah erkenden kalkıyorum. Karadeniz’de hep erken uyandım, çoğunlukla 6 civarında. O saatin dinginliği bir başka oluyor ama günlük hayatımda çoğu zaman bir-iki saat daha geç uyanıyorum maalesef. Yani maalesef de değil aslında, demek ki vücut ancak uyanmak istiyor ama o saatleri yaşamak da pek keyifli işte!

Ne kadar muhteşem bir yerde olduğumu şimdi algılamaya başlıyorum. Çadırı da ne güzel bir yere kurmuşuz, hasbel kader.

Göl, orman, kuşlar, her şey çok canlı!

Bizim gruptan sadece bir-iki kişi ayakta. Günaydınlaşıyorum, ki dört gündür beraber olmamıza rağmen o an’a kadar bunu bile yapamadığım kişiler. Ve bu kadarı bile iyi geliyor. Sonra bu kişilerden biri çay ikram ediyor, sevinerek kabul ediyorum: iletişim kuruyoruz yahu! İki satır sohbet bile ediyoruz. Ohh.

bu da dışarıdan…

Sonra tesisin olduğu tarafa doğru gidiyor, tertemiz olmasına şaşırarak alafranga tuvaleti kullanıyorum (Yaşasın taharet musluğu!). Gölün etrafında yürümeye devam ediyor ve bir süre sonra anlıyorum ki göl boyunca kıyıdan kıyıdan patika yol yapmışlar ve galiba devam edersem aynı yere, çadırlara varabileceğim. Öyle de oluyor. Mest bir şekilde, tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş yürüyorum gölün çevresinde. Bütünüyle bitki çeşitliliğine hayran kalıyor, yerin üstüne fırlamış ağaç köklerini heyecanla izliyorum. Burası da cennet olmalı! 24 saat içinde cenneti de cehennemi de yaşadığımı fark ediyorum. Ne kadar hatırlasam, hatırlatsam az: Her şey geçici

Turum bitiyor ve yeniden kamp alanındayım. Gruptan biraz bağ kurabildiğim bir arkadaşla ve hemen hiç kuramadığım bir-iki kişiyle daha sohbet ediyorum. Biter ayak artan bu iletişim hâline hem şaşırıyor hem seviniyorum. Bir yandan da dünkü karaltılarla, yani komşularımla tanışıyorum: Rukiye ve İlknur kardeşler. Beni bile şaşırtan hızla arkadaş oluveriyoruz. Kahvaltı hazırlamışlar, buyur ediyorlar; sevinçle katılıyorum keyiflerine. Günlerdir yaptığım en güzel kahvaltı: bir sürü çeşit, güzel de bir çay var; üstelik iki tatlı insanla sohbet eşliğinde… Rukiye genel hâlime çok şaşırıyor: “Sen ne kadar dinginsin öyle yahu!”, “Ne kadar sakin konuşuyorsun.” gibi cümleleri sıralayıp duruyor. 5-6 yıl önce İstanbul koşturması içindeyken görseydi beni, yine öyle mi düşünürdü bilmiyorum. Sahi o zaman nasıl biriydim? Emin değilim.

Güzel doğa, güzel kahvaltı ve güzel komşuların bileşkesi, burada en az bir gün daha kalmam gerektiğini söylüyor bana. Şimdi yine bir araca binip haldır huldur herhangi bir yere gitme isteğim yok. Önce buranın tadını çıkarmak, en az bir gün sakinlemek, durmak istiyorum. O esnada Argın-Ebru-Burcu da göl etrafında tura çıkmışlardı, geldiklerinde bunu onlarla paylaşıyorum ve zaten onlar da benzer bir noktadalarmış. Birkaç saat sonra ekibin kalanını gönderecek, dördümüz şimdilik burada devam edeceğiz.

son dakika sosyalleşmeleri…

Büyük grupla son saatler, yine birileriyle sohbet ederek (allah allah, son günü beklemişiz!) geçiyor. Sonrasında yavaş yavaş çadırları, çantaları topluyor ve yola düşüyorlar. Öncesinde güzelce vedalaştım her biriyle, son günkü bu hâller sayesinde tamamlanmışlık hissi oluşuyor içimde. Bugün böyle geçmeseydi, sanırım bir tuhaf anacaktım bu birkaç günü.

Artık büyük grupla olan faaliyet bitti, mini grup faaliyetimiz ise tahminen birkaç gün daha devam edecekti.

————————————————————–

Blog yazarının üç notu: 
1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 – Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir