bize dair

ilişkiler ve domates

Birkaç yıldır, doğayla olan bağımı hatırlayıp yeniden tesis etmeye başladığım bir süreçten geçiyorum. Bazen bu süreçte onla yeterince haşır neşir olmadığımı düşündüğüm ve ilişkimin asgaride kaldığı zamanlar olduysa da bu kadarı bile ondan öğrenmeme, ilhamlanmama ve hayata dair birçok ipucunu orada görmeme neden oldu, oluyor. (örn. İnsanın çırası & ormanın fısıldadıkları adlı yazılarım)

Son bir yıldır, kafamda, ilişkilerle bitkilerin yetişmesi arasında bağlar kuruluyor mesela ve ilginç metaforlar ortaya çıkıyor. Kompozisyonu kurabilecek miyim bilmiyorum ama bir yerinden tutmaya çalışacağım.

Akıl yürütmemi adım adım götürmeye çalışayım:

1 – Hayata bakışım ve onu yaşayışım büyük oranda çabasızlık ve kendiliğindenlik temelli. Bir şey için ne kadar çaba harcıyorsak, o kadar az kendiliğindenlik, o kadar fazla ol-dur-ma enerjisi vardır diye düşünüyorum. Oysaki kendiliğinden oluveren şeyler hem daha sağlıklı oluyor hem de daha uzun ömürlü. Gerek ilişkileri gerek ürünlerin yetişmesini kendi hâllerine bırakmaktan bahsediyorum yani. Ne olursa ve ne kadar olursa…

2 – Fakat sonra şunu düşünüyorum: İlişkiyi domatesle eşleştirecek olursak, eğer ki domates yemek istiyorsak, bunun için emek harcamamız -özellikle ilk zamanlar için- neredeyse zorunlu. İstisnai durumları bir yana bırakırsak, hassas bir bitki olan domatesin tohumlarını öylece bostana attığımız takdirde işimiz zor. Domates, yumuşak ve organik maddesi bol bir toprak, özellikle ilk zamanlarında bolca su ister. Ayrıca genellikle bahar aylarında çimlendirilir ancak hava henüz yeterince ısınmadığı için, bu iş sera veya seracıklarda yapılır, süreç itina ile takip edilir. Zira ilk zamanlarda dışsal koşullara karşı çok hassastır domates. Ayrıca tavuklara veya diğer canlılara karşı korumak istiyorsak, bir de bostanın etrafını çevirmemiz gerekir. (İlişkinin etrafını da çevirmeli mi?)

Bu şekilde bakınca, ilişkiye de özel bir itina gösterme gerekliliği ortaya çıkıyor. Zira Mart ayında tohumu doğrudan toprağa gömdüğümüz takdirde, başına hiçbir şey gelmeden serpilmesi ve yaz aylarında meyvelerini bize sunma ihtimali çok ama çok düşük. Galiba tam da bu sebeple, özellikle romantik ilişkilerin ilk aşamalarında, her şeyi tamamen oluruna ve kendi hâline bırakmak epey riskli olabiliyor. Önce onu ayrı bir yerde özenle büyütüyor ve fide hâline gelene kadar özel ihtimam gösteriyoruz. Belki fazladan jestler, sürprizler, irili ufaklı güzellikler… Biraz büyüdükten sonra ise ilişkiyi gerçek yerine, bostandaki bölümüne alıyoruz. (Bunun zamanlamasına da dikkat: Vaktinden önce şaşırtılan ve yeni yerine alınan fide yaşamayabilir de. Nisan ayında hâlâ dolu yağabiliyor zira. İlişki henüz bebekken büyük adımlar atma durumu <birlikte yaşamak, evlilik vs.> riskli olabilir.) Şimdi belki biraz daha normalleşiyor durum. Sürprizler ve jestler biraz azalıyor belki ama tamamen de koyvermiyoruz çoğunlukla. İlişkiyi besleyecek adımlar atmaya devam ediyoruz; bitkiyi zararlılardan, toprağı ilişkinin gelişmesini engelleyebilecek yabani otlardan temizliyoruz, gübre ve kompost ile besliyoruz. Ve böylece domatesimiz, yani ilişkimiz bostandaki yerine zamanla alışıyor, kök salıyor ve her geçen gün daha az müdahale ile yaşayabilir hâle geliyor. Ta ki ciddi sıcaklar başlayana dek (krizler, tartışmalar!). O günlerde onu sulamaya, gerekiyorsa yarı gölgeler yaratmaya dikkat!

Bu arada bitki yetiştirirken bitkiyi değil de toprağı beslemenin öneminin altı çizilir hep. Burada da bitkiye ilişkinin kendisi, kökleneceği toprağa ise ilişkinin tarafları olarak bakarsak, ilişki üzerine yoğunlaşmaktansa kişilerin hayattaki genel hâlleri üzerinde çalışmalarının, tüm hayatlarını ve dolayısıyla ilişkiyi de beslediğini, onu hafif ve tatlı bir şekilde yaşama şansı oluştuğu sonucuna varıyorum. Kendi olabilen, kendini besleyebilen kişilerin kurdukları ilişkiler de sürdürülebilir ve sağlam olacaktır yani.

Çizim: Yaprak Kaymak Özgür

3 – Sonra da aklıma şu geliyor ki yabani otları, ormanları kimse sulamıyor ve pekâlâ hayatta kalıyorlar. İlişkiyi, yani domatesi sulamak, onu kendi hâline bırakınca yetişemeyeceği, yani aslında uygun olmayan bir yerde yetiştirmek için çaba harcamak değil mi? (Ayrıca zamanlamayı da zorluyor olabilir miyiz? Domatesi Mart’ta seraya değil de Mayıs’ta doğrudan toprağa eksek olmaz mı? <Yapanlar var.> Benzer şekilde ilişkiyi oldurmasak da kendi kendine yeşermesini beklesek?)

Cevap evet ve fakat insanoğlu yabanlıktan o kadar uzak bir durumda ki, hâl böyleyken ilişkileri yaban bir şekilde yaşamaya çalışmak ne kadar makul, ne kadar sağlıklı olur? Üstelik biz yaşayan yabani otları, ağaçları görüyoruz belki ama çok daha fazlası kök, ışık rekabeti gibi sebeplerle hayatlarına devam edemiyorlar. E bu durumda, yaşatmak istediğimiz ilişki için gerekli emeği vermemiz gerekiyor gibi bir yere varılabilir. Hem yabani otların ve kendiliğinden yetişen ağaçların hepsinin meyvesi yenmiyor ve 365 gün bunlara ulaşmak mümkün olamayabiliyor. Dolayısıyla hem aç kalmamak için hem de sadece yabani bitkilerle beslenmeyi tercih etmeyebileceğimiz zaman, özel olarak domates yetiştirmek iyi olabilir. Hem birçoğumuz yabani otlardan daha çok seviyoruz onu.

(Gerçi olmadık yerlerde kendi kendine yetişen domates fideleri gördüğüm oluyor. Bir şekilde tohumu düşmüş ve hopp diye serpilivermiş. Buna ne demeli… Ama… Yeter mi?)

4 – Yine de bir önceki maddeden yola çıkarak; daha doğal, daha gerçek bir ilişkiye ulaşmak için, çabamızı asgari düzeyde tutmamızın, abartmamamızın da iyi olabileceğini düşünüyorum. İlişkiye çok sık su verdiğimizde ve sürekli olarak dışarıdan beslediğimizde köklenmesi az olacaktır. Zira gerek nemi gerekse besini toprağın derinliklerinden bulabilecekken tembelleşecek ve derine güçlü kökler salmayacaktır. Bu nedenle onu bir süre (ergenliğe kadar desem, konuyu çocuk yetiştirmeye de bağlarım aslında) hayatta tutacak asgari takviye ve özeni ona sağlayıp ötesini kendi dinamiği içinde halletmesine izin vermek uzun vadede çok daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Üstelik bir şey daha var ki, domatesin meyve vermesi için biraz strese girmesi gerekir. Bol ve sık su verdiğiniz takdirde boya gider ama az çiçek açar, az meyve verir. Suyun miktarını ve sıklığını kıstığımız takdirde ise, hayatta kalabilmek ve kendini devam ettirebilmek, meyve ve dolayısıyla tohum verebilmek için pıt pıt açmaya başlar sarı çiçeklerini. (Büyük kavgalardan sonra büyük sevişmeler yaşandığı söylenir ya hep…)

5 – Sonra aklıma tohum topları geliyor. Şimdiye kadar hiç uygulamamış olmakla birlikte: birçok tohum kil bir topağın içinde yuvarlanıyor ve doğaya / bahçeye rastgele atılıyor ve kendi hâline bırakılıyor. Bu tohumlar içinden o koşullara en iyi uyum sağlayacak olanlar yeşeriyor ve en uygun olanları toprağa kök salıyor, hayatta kalıyor. <Umarım süreci kabaca da olsa doğru anlatmışımdır.> “İlişkilerde de bunu mu yapmak lâzım acaba” sorusu uyanıyor böylece. Aynı an’da birden fazla ilişki yaşamaya ve kendiliğindenliğe alan açmak ve bazılarının kendiliğinden köklenip hayatta kalmalarına izin mi vermek gerekir ki? Hem hep domates hep domates, nereye kadar; ne kadar gerçekçi…

6 – Peki ya bu ikisini birlikte yapmak nasıl fikir? Yani tohum topu atmak ve ister bir isterse birden fazla tohum yeşermiş olsun, onları dördüncü maddede değinmiş olduğumuz asgari destekten de yoksun bırakmasak (arada bir sulama, arada bir ot temizliği vs.) ve olana baksak?.. Böylece hem -son derece amiyane tabirle- yumurtaları tek sepete koymamış oluruz hem de aslında farklı bitkilerin <ilişkilerin> bir aradalığından (kardeş bitkiler yöntemi veya patatese aşılanan domates gibi) 1+1’in 2’den daha büyük bir sonuç verebileceği duruma da kapıyı aralasak nasıl olur? (Metaforların anlaşıldığını ve bu maddenin ilişkilerdeki karşılığını yazmaya gerek olmadığını umuyorum.)

Son iki madde için bir tarafım evet derken, son derece karmaşık olan insanı ve -kendimizle olan ilişkimizden gayrı en az iki kişiden oluşan- ilişkileri göz önüne aldığımızda ve buna yabanlıktan ve doğallıktan uzak olduğumuzu da ekleyince hayır diyen diğer tarafım da hareketleniyor. Koşullanmalarımız, kültürümüz, binlerce yıllık tek eşlilik dinamikleri, kıskançlık gibi birtakım -aslında doğamızda olmadığına inandığım- duygular nedeniyle dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamız söz konusu olabilir. Risk mi, risk! ((: Denemeye değer mi? Emin değilim ama, sanki…

***

Sonuç olarak herhangi bir basit konuda bile kesin sonuçlara varmaktan bu kadar uzak bir insan olarak böylesine çetrefilli bir konuda “bu, budur” diyecek değilim elbette. Tüm yaptığım aklım ve tecrübem yettiğince konuya dair biraz atıp tutmak, bir de metaforlar yardımıyla farklı pencerelerden bakmak.

————————————————————–

Blog yazarının üç notu: 
1 – Eğer yukarıdaki veya başka bir yazım -veya belki de bir eylemim- bir yerlerine dokunduysa; seni mutlu ettiyse, düşündürdüyse, sana ilham verdiyse ve içinde benim için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği duymana yol açtıysa ve bunun sonucunda bana bir karşılık armağanı iletmek istersen (para veya diğer) bana ulaşır mısın? 

2 – Bu blogdaki ve hayattaki tüm üretimim, bütünden beslenip bütüne akmaktadır. Hiçbir hakkı saklı değildir. Her türlü üretimimi, izin almadan, kısmen ya da tamamen paylaşabilir, çoğaltabilirsin. Kaynak gösterirsen memnun olurum. 

3 – Belki bilmiyorsundur, benim bir kitabım var, ismi “Yeni”ye Doğru. Okumak istersen, facebook sayfasına giderek en üstte sabitlenmiş olan iletide, onu nerelerde bulabileceğini öğrenebilirsin. Olmadı, yaz bana.

                                                          emreertegun@gmail.com

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir