bize dair

ver(ebil)mek – al(abil)mek

Aslında bu dünyaya vermek için geliyoruz. Yaşadığımızı gerçekten hissettiğimiz an’lar armağanlarımızı paylaştığımız, hizmet ettiğimiz an’lar, fırsatlar. Fakat ne hikmetse hayatın akışı; birçoğumuzu, vermekten, armağanlarımızı paylaşmaktan alıkoyuyor ve istemediğimiz işleri icra ederek geçen günkü yazıda değindiğim para kazanma yarışına sokuyor. Bunun ne hikmet olduğu aslında açık: Charles Eisenstein, geçen haftalarda üç ya da dördüncü kez okuduğum muhteşem kitabı Kutsal Ekonomi‘de bunu uzun uzun anlatıyor. Ben bu yazıda bu koca konunun birkaç yerine dokunabileceğim.

Vermek ve almak ilişkiyi kuran, topluluğu inşa eden şeylerin başında geliyor. Ancak bu verme ve almayı basit bir değiş-tokuş işlemi olarak icra ettiğimizde maalesef ki çoğu zaman böyle bir ilişki kurulamıyor. Para karşılığında ürün/hizmet, ürün/hizmet karşılığında da para alınıyor ve ortada bağ kuran herhangi bir durum oluşmuyor. İşte bu, paranın soğuk yüzü. Bu soğuk yüz, özellikle de fabrikasyon ve kişiliksiz ürünleri alıp satarken iyice buz kesiyor, tir tir titretiyor hepimizi.

Bu soğuk yüzü ılıtmak açısından, pazarda köylü teyzeden kendi ürettiği pekmezi almamızla marketten fabrikasyon, “el değmeden” üretilmiş ürünü satın almamız arasında dünyalar kadar fark var (Köylü teyzelerden aldığımız pekmezlerin yapıldığı üzümlerin de muhtemelen ilaçlı, hormonlu vs.li olması ayrı bir konu. Hani çok da romantize etmeyelim…). Aynı şekilde eczaneden bir krem almakla, doğa ve insan dostu yöntemlerle ve el emeği ile üretilen kremleri almak; insanları tektipleştiren batı tıbbındaki hazır reçeteleri kullanmakla sizi tanıyan, size vakit ayıran bir homeopat veya ayurveda uzmanı tarafından tedavi edilmek, asla aynı şey değil; karşılığında önceden belirlenmiş bir tutarı ödüyor olsanız bile.

Ortamı biraz daha ısıtmak için, daha da sıcak bir seçeneğin ise armağan ekonomisi uygulamalarını hayatımıza geçirmek olduğunu düşünüyorum. Geçen gün de yazdığım üzere, armağan ekonomisi uygulamalarında, -“armağan” kelimesi yanıltmasın,- ürünü sunan kişilerin bunun karşılığında hiçbir karşılık almadığı bir durumdan bahsetmiyoruz ama ne vereceğini, ne kadar vereceğini, ürünü alan kişilerin belirlediği bir alışveriş ilişkisi söz konusu. Buradaki anahtar kavram minnet. Alan kişi, içinde hissettiği minnet çerçevesinde ve bütçesine uyan karşılığı veriyor. Veren kişi, -mümkün olduğunca- güven duygusuyla veriyor ve gelecek olan karşılığa kendini açıyor. Bu uygulamada, klasik anlamda bir satış işlemi yapıldığını düşünmüyorum, karşılığın önceden belirlenmemiş olması epey kritik bir önem arz ediyor. Yapılan işlem, alan ve veren arasında bir ilişki yaratıyor ve zaten topluluğun duvarlarını ören taşlar bu ilişkiden başka bir şey değil.

Armağana daha da saf olarak bakıldığında, aslında karşılık armağanının hemen verilmesi bile onun ruhunu zedeliyor. Kutsal Ekonomi’den öğrendiğim -ve aslında içime de sindiği ve aklıma da yattığı- üzere, kadim kültürlerde karşılık armağanı hemen verilmez, zamana yayılırmış. Bazen, gerçekleştirdiğim etkinliklerde karşılık armağanını, mesela bir haftalık (ya da herkesin kendisine kalan) bir sindirme sürecinden sonra almaya dair bir fikir dolanıyor içimde. Sanırım deneyeceğim. Zira aldığınız şeyin karşılığına siz karar verdiğinizde bile, bunun hemen gerçekleştirilmesi, ürünü ya da hizmeti alan tarafında “sana borçlu kalmak istemiyorum” gibi bir anlam ifade ediyormuş, ki bu da aklıma yatıyor.

Buna en basit bir örnek, kitabımı alan bazı okuyucuların, elime para tutuşturmak için yanıp tutuşmaları. Her seferinde, önce kitabı okumaya yönlendiriyorum onları; diyorum ki “Bu kitap belki senin için zaman kaybı olacak, belki de hayatını değiştirecek. Ne vereceğine okuduktan ve sindirdikten sonra karar versen?” Yani okur okumaz bile değil belki…

“Minnet bizi karşılık armağanı vermeye esinlendirdiğinde bunu çok çabuk yapmamalıyız, yoksa parayla satın almaktan pek de farklı olmayan basit bir işleme dönüşür. Verenle alanı birbirine yakından bağlamak yerine yükümlülüğü iptal eder.” Charles Eisenstein – Kutsal Ekonomi

çizim: Ayfer Andaç

Ve bu, bizi diğer bir can alıcı noktaya götürüyor. Kimseye borçlu kalmak, kimseye ihtiyaç duymak istemiyoruz. Bağımsız, kendine yeten küçük adacıklar hâlinde yaşama ilüzyonundayız. Bunun hiç de iyi bir şey olmaması bir yana, gerçek olmaktan da o kadar uzak ki… İyi bir şey değil, zira insan sosyal bir varlık ve kendini gerçek anlamda bilmesi, keşfetmesi, ilişkiler ağının içinde mümkün olabiliyor fakat yaşamaya çalıştığımız ilüzyon bu ağı parçalıyor. Gerçek olmaktan çok uzak, zira yakınımızdaki kişilere ihtiyaç duymazken binlerce kilometre ötede üretilen ürünlere ve dolayısıyla hiç tanımadığımız ve tanımayacağımız kişilere muhtacız. Velhasıl hele ki günümüz dünyasında, çok uç örnekler bir yana, kendine yetmek diye bir şey aslında m-ü-m-k-ü-n d-e-ğ-i-l.

Birbirimiz için bir şeyler yapmak, paylaşmak, ilişki kurmanın bir numaralı yolu. Birbirimize verecek hiçbir şeyimiz yoksa nasıl ve neden ilişki kuralım ki… Ama şu başının çaresine bakma hikâyesi çok kuvvetli ve bu durum şehirde de aynı, köyde de… Bu satırları okuyanlar şehirlerdeki durumu biliyordur zaten ama pastoral köy romantizmi düşüncelerindeyseniz orada durun. Birkaç yıldır gözlemlediğime göre, köylüler de en az şehirliler kadar almaktan, birilerine ihtiyaç duymaktan korkuyorlar. İmecenin, yardımlaşmanın, dayanışmanın pek esamesi okunmuyor desem abartmış olmam sanırım. Her şey birey ya da aile bazında yaşanıyor burada. Herkes başının çaresine bakıyor. Yılda üç kere kullanılacak olan pekmez vs. kaynatma kazanlarını bile ortak kullanmak kimsenin aklına gelmiyor; herkesin kendi kazanı var. Bizim köyde yaşayan bir teyze (galiba dünyanın en tatlısı) kazanı olmadığı için nar ekşisini bilmem kaç gün geç yaptı mesela da birinden bir günlüğüne ödünç almak istemedi. Vermeye gelince hepsi buna açık, sağ olsunlar ama almaya gelince bir o kadar kapalılar. Dedim ya, almak demek, minnet duymak ve -olumlu anlamda söylüyorum- borçlu kalmak demek ve bunu hiç ama hiç istemiyorlar. Bunu, düşük bir pozisyon gibi algılıyorlar. Sonuç: her koyun kendi bacağından asılıyor.

“Armağanlar doğal olarak yükümlülük yaratır; (…) Armağan almak istemiyoruz, çünkü kimseye karşı yükümlü olmak istiyoruz. Kimseye bir borcumuz olsun istemiyoruz.” Charles Eisenstein – Kutsal Ekonomi

Birbirimize verecek hiçbir şeyimiz yokken nasıl ilişki kurabiliriz? Yaşadığım ufak tefek örneklerde, birbirimiz için bir şeyler yapabilmenin nasıl da güzel dostluk, ilişki fırsatları yarattığını görüyorum. En basitinden bir örnek: Köyde yaşayan arkadaşımız Pınar’ın evinde interneti yok ama gerek iş gerekse sosyalleşme vs. için internete ihtiyacı oluyor ve bu ihtiyacını gidermek için sık sık bize geliyor. Bu durum, gel zaman git zaman, kaçınılmaz olarak bir ilişki yarattı, yaratıyor. Geldiğinde sohbetler ediliyor, kahveler içiliyor, paylaşımlar yapılıyor… Zamanla, birlikte üretim fırsatları ve heyecanları doğuyor ve hayata geçiriyoruz (nar ekşisi vs.); bunlar birbirlerini besliyor ve daha çok bir araya geliniyor, daha fazla birlikte yenip içiliyor, daha fazla birlikte bir şeyler yapma isteği oluşuyor… Şimdi Pınar’ın evinde internet bağlantısı olsaydı, eminim ki biz yine arkadaş olurduk ama yine eminim ki işler daha yavaş ilerlerdi. Oluşan ve gittikçe gelişen arkadaşlığımızın tek müsebbibi internet değil tabii ki ama en azından katalizörlerden birinin bu durum olduğu çok net. Formül ne kadar da basit: Ona verecek bir şeyimiz vardı, verdik; onun ise bizden alabileceği bir şey vardı, aldı; ve işler gelişti. Şu an ise yoğun bir alışveriş, yoğun bir ilişki içerisindeyiz.

Başka bir örnek: Birkaç hafta önce temiz, ekolojik, kimyasalsız üretim yapan bir üreticiden esmer pirinç almak istedim ve bu durumlarda sıkça yaptığım gibi bunu Güneybatı dolaylarında yaşayan kişilerin dahil olduğu grupta paylaştım ve toplamda 20’yi aşkın kişi 100 kg.a yakın bir sipariş verdik. Eee ne olmuş?! Şu oldu: Bu sipariş sayesinde bir sürü insanla yazışma, haberleşme, tanışma imkanı buldum. Köyde, bizim gibi İstanbul göçgünü başka insanlar da varmış, onlardan haberdar oldum ve -şimdilik- iki tanesiyle tanıştım. Çandır’da yaşarken tanıştığım, aslında sevdiğim ama nedense fazla görüşme imkânı yaratmamış olduğumuz iki arkadaşım birkaç gün önce bize uğrayıp Dalyan tarafından gelen siparişleri aldılar ve götürdüler; böylece onları da görme fırsatım oldu. O gün aceleleri vardı ama buraları da çok beğendiler ve bir ara çay-kahve için de gelecekler. Ayrıca 7-8 kişinin pirinçleri onlarda, götürüp dağıtacaklar ve onlar için de birileri için bir şeyler yapmış olma ve -yine!- ilişki kurma şansı doğacak. Bunun yerine sadece kendimiz için sipariş verseydim, yukarıdakilerin hiçbiri gerçekleşmeyecekti.

Tüm bunların yanı sıra, bol miktarda hayır duası ve teşekkür aldım; daha ne isteyebilirim ki!

Burada sadece iki tanesini paylaştım ama aldığım ve verdiğim bir sürü örnek ekleyebilirim. Birileri için bir şeyler yaptıkça ve birileri benim/bizim için bir şeyler yaptıkça, işte o zaman hayat bayram oluyor bence. Bu nedenle her fırsatta bu olanağı yaratmaya çalışıyorum. Bir şeye ihtiyaç duyduğumda son an’a kadar satın almıyor, alternatif yolları araştırıyorum; birileri için yapacak bir şeylerim varsa bunu duyuruyor, seve seve yapıyor, elimden geldiğince buna alan açmaya çalışıyorum.

Herkese de heyecanla öneririm ama bu kendi kendine olmuyor. Biraz emek istiyor, bir de zamanla bu bakış açısını refleks hâline getirmek. Yani sadece kendim(iz) için yaşamak yerine başkaları için bir şeyler yapabilme fırsatlarını kollamak ve herhangi bir şeye ihtiyaç duyduğum(uz)da, hemen satın almak yerine ilişkiler ağımızın yardımı ile nasıl kotarabileceğimizi araştırmak…

Gerisi iyilik güzellik…

“(…) günümüzdeki para sistemi birkaç yıl içinde kolayca çökebilecekken, armağanların yarattığı minnet bağları tüm toplumsal kargaşaları atlatacaktır.”
Charles Eisenstein – Kutsal Ekonomi

Önemsediğim bir Not: Yazılarımı beklentiyle, karşılığında bir şeyler almak için yazıyor değilim. Zaten birçoğu kendiliğinden akıyor ve içimdekileri paylaşabiliyor, kendimi duyurabiliyor olmak başlı başına kocaman bir armağan. Bunla birlikte, bilinen anlamda çalışmadığım ve ürettiklerimin, yani dünyaya verdiklerimin çoğunun maddi karşılığı olmadığı için, her türlü karşılık armağanına da açık tutuyorum kendimi.

Velhasıl okudukların bir yerlerine dokunuyorsa, sana iyi geliyor ve bir şeyler katıyorsa, herhangi bir karşılık armağanı vermeye davet ediyorum seni. İçinden ne gelirse; para, kitap, ekolojik yöntemlerle üretilmiş gıdalar, yün çorap, masaj; ne olursa… 

Hatta bu yazıyı, çok sevdiğim tahin masraflarına adamak istiyorum ((: Aldığım tahinin kg.ı 15 TL. Ayda ortalama 2 kg kadar tahin yiyorum. Katkı sağlamak ister misin? Bu davetim, birkaç aylık ya da kim bilir, belki bir yıllık tahin harcamamı karşılamamda bana yardımcı olur mu ki… 😊

emreertegun@gmail.com

Bonus çizim: -yine- Ayfer Andaç :))
pirinç çuvalı ve ben…


Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir