bize dair

beyaz yakalı, bol kutulu metropol hayata methiye

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki…

En eğitimli, en parlak, en zeki –olduğu söylenen-, kar rengi yakalı kişiler, zamanlarının çok büyük bir kısmını çok katlı kutulardaki* küçük bölmelerde bir takım ekranları seyrederek ve bir takım tuşlara basarak -çoğu sanal olan- bir takım şeylere neden olarak geçirmek için birbirleriyle yarış hâlindeler.

Aynı en eğitimli, en parlak, en zeki kişiler, zamanlarının kalanının diğer bir büyük kısmını başka birtakım kutuların içinde geçiriyorlar ve çoğunlukla uyumaktan öte bir şey yapamadıkları bu kutuları satın almak için 8-10 yıllık borçlara girerek kendi kendilerini çok katlı kutulardaki işlerine devam etmek zorunda bırakıyorlar. Bunla kalmıyor tabii, ileride çocukları da kendileri gibi en eğitimli, en parlak, en zeki olsun ve işbu yazıda belirtilen en eğitimli, en parlak, en zeki, ak yakalı hayatları yaşasınlar diye, en iyi kutularda eğitilmelerini sağlamak için kendilerine hiç bitmeyen masraflar üretme konusunda son derece mahirler.

Bu en eğitimli, en parlak, en zeki kişiler, bu kutular arasında git gel yaparken, kalan çok kısıtlı zamanın çoğunu, kelimenin tam anlamıyla, tüketiyorlar. Bu tüketimi özel kutuları ile ya da toplu kutulama ile yapmaları, nasıl bir çok katlı kutuda nasıl bir görevde çalıştığına, çevreye olan hassasiyetine ve diğer birtakım parametrelere göre belirleniyor ama kutu mu kutu işte…

En eğitimli, en parlak, en zeki bu can’ların büyük kısmı, hayatlarından o kadar memnun değil ki sürekli başka bir hayatın özlemindeler. Ama en eğitimli oldukları için eğitimlerinin hakkını vermeleri, en parlak oldukları için bahsi geçen kutularda parlamaları, en zeki oldukları için bu zekâlarını eğitilmişlikleri doğrultusunda kullanmaları gerekiyor.

O kadar en eğitimliler ki eğitildiklerinden farklı bir hayata yelken açmayı -için için- çok isteseler de buna cesaret bulamıyorlar, çünkü en başta korku ile eğitildiler. Hayat yollarını onlar için çizen, korkunun ta kendisi; parasız kalma korkusu, aç kalma korkusu, ailem ne der korkusu, boşuna mı okuduk yani korkusu…

O kadar en parlaklar ve fakat kutularda parlamaya o kadar alışmışlar ki kutuların dışında söneceklerini, kutu dışı dünyanın onları ham yapmak için tetikte beklediğini sanıyorlar. Doğalarından çok uzaklar, gerçek anlamda parlamayı denemeye çok uzaklar…

O kadar en zekiler ki -en azından bu şekilde, bu vücutla, bu zamanda- bir kere geldiğimiz şu dünyadaki biricik hayatlarını böyle geçirmeyi kendilerine reva görecek öz manipülasyon uygulamalarında son derece başarılılar. Alışılmışın, bilinenin durgun sularında konforlu bir şekilde yüzmeyi, akan nehirde rafting yapmaya yeğliyorlar.

Korkularını çöpe, kendini yola atmış bir en eğitimli, en parlak, en zeki
can Deniz Parlak’ın mandalası bu yazıya yakışacak gibi geldi.

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki…

Yukarıda tasvirlemiş olduğum tablo, eneğitimlienparlakenzeki insanın normali olabilmiş; bu insanlar bir şekilde kendilerini bu döngüye sıkıştırmayı becerebilmiş, bunla kalmayıp bu döngüden çıkmayı sağlayacak her türlü imkânı sert bir şekilde geldiği yere yollama konusunda müthiş bir beceri geliştirebilmiş.

Hayatın durmak bilmez enerjisi, kapılarını aşındırıp zili çalmaya devam edip dursa da ışıkları söndürüp oturma kutusundaki kanepenin arkasına saklanarak önce kendine, sonra da yaşama “kutuda yokuz” mesajı vermeyi becerebiliyor.

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki…

Aynı eneğitimlienparlakenzeki insan, bireysel hayatları bu kutular arasında sası** bir şekilde geçip giderken dünyanın kötülüğüne, boktanlığına şaşırıyor, isyan ediyor. Ya ne olacaktı…

O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki…

En eğitimli, en parlak, en zeki olma-dığı söylenen- çoğunluk da; bu en eğitimli, en parlak, en zeki yaşamların sasılığının hayâliyle yaşıyor.

Çünkü çok acayip bir dünyada yaşıyoruz…

* Bu kutu kelimesi yakın zamanda izlediğim bir videodan ama hatırlayamadığım için atıfta bulunamıyorum.

** sası neydi… hani altınbaşak gibi, form gibi… aşırı tatsız-tuzsuz-lezzetsiz-keyifsiz-coşkusuz-neşesiz-sürprizsiz; sası buydu.

*** *** ***


Not:

Canım okuyucu,

Bu blogda süregelen destek çağrılarını görüyorsundur, bu da onlardan bir diğeri.

Bu ve diğer yazdıklarım -veya yaptıklarım, oluş hâlim, varlığım- nedeniyle bir minnet hissin varsa ve bu güzel hissini maddeye dönüştürmek istersen lütfen bana ulaş. -Pratikliği nedeniyle- para başta olmak üzere her türlü karşılık armağanına açığım.

Çok sıkışık durumda falan değilim, merak etme; hemen her zaman, en azından birkaç ay yetecek bir para, hesabımda beliriyor. Klasik anlamda bir işte çalışmıyor, sunabildiklerimi sadece armağan ruhuyla ve belirli bir karşılık talep etmeden sunuyorum ve çok şükür ki dara düşmeden çorbam kaynıyor.

Bugün yapmış olduğumuz bir çemberde dile getiriverdiğim üzere ben hayata karşı çok cömertim, elimden ne gelirse vermeye çalışıyorum; aynı şekilde hayat da bana karşı çok cömert ve aç ve açıkta kalacağımı hiç düşünmüyorum. Her yanım maddesel ve manasal armağanla çevrili, sadece bunları yazsam kitap olur.

Bunla birlikte korkularımız ve her yanımızı saran kıtlık bilincimiz nedeniyle, verme kanallarımızı açmayı çoğu zaman akıl edemediğimiz için, hayatın cömertliğini harekette tutmak için bu çağrıları, hatırlatmaları yapmayı sürdürmem gerektiğini hissediyor, düşünüyorum.

Bu not, yazının önüne geçmeden duruyorum ama yukarıda yazdıklarıma veyahut başka bir şeylere dair bana ulaşmak istersen emreertegun@gmail.com‘da seni bekliyorum.

Şahane bir 2018 davet ediyorum; her birimiz için, bütün için, bir için.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir