Fazla düşünüyor olabilir miyiz?

Geçtiğimiz Kasım ayında Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali için İzmir’e gittiğimde tanıştığım insanlardan ikisi, kırsala yerleşmek isteyen çok şeker bir çiftti ve kaşla göz arasında bana süreçlerini, soru işaretlerini, korkularını, endişelerini anlatıverdiler. Doğrusu, az zamanda gerçekten de bir sürü detay paylaştılar ve benden cevap, yorum gibi bir şey beklediklerini fark ettiğim an aklıma gelen ilk şeyi söyledim: “Çok fazla düşünüyorsunuz.”

Galiba dostlarımda ve tüm insanlarda en değişmesini umduğum özelliklerden biri tam da bu: Çok fazla düşünmek; dolayısıyla çok fazla hesaplamak, detaylara dalmak ve oralarda kaybolmak. Daha önceleri de yazdığım üzere, bir şey üzerine uzun uzun ve tüm detaylarıyla düşünerek karar vermeye kalktığımız takdirde, bu fazlasıyla zihinsel bir süreç oluyor ve hemen hepimizin zihinlerinin korkularla ve endişelerle, ayrılık bilinciyle şekillendiğini göz önüne alınca, çoğu zaman hiçbir yere varamıyor, ya da eski bir yere yeniden varıyoruz. Zira zihin, geçmişin verilerini, olaylarını, bugünün bize sunduğu olanaklar ve düzen çerçevesinde değerlendirip geleceğe bir yansıtma yapıyor ve biz birtakım kararlar alıyoruz. İşte tam da bu geçmişin verileri + bugünkü düzen = ? formülünden orijinal, ferah bir şey ortaya çıkamıyor genellikle. Zira denklemin sol tarafında böyle bir potansiyel yok ya da çok az. Daha önce bunlara dair epey yazmışlığım var, bu yazıda tekrar etme isteğim yok.

Tüm bunlardan zihni düşman, atlatılması – aşılması gereken sorunlu bir çocuk gibi gördüğüm sonucu çıkmasın. Tıpkı Batı gibi, onun da iyi yanlarını almayı, bize hizmet etmeyen taraflarını salıvermeyi öneriyorum. Ferah, hafif, keyifli ve coşkulu potansiyelleri hayata geçirmek için, denklemlerimizi alt-üst etmemiz gerektiğini; içimizdeki çağrıları duyabilmeyi, onlara daha fazla kulak vermeyi ve yönümüzü bu çağrıların çizmesi gerektiğini düşünüyorum.

Benliğimiz bir yola girmeyi deli gibi isterken, kalbimiz bir şeyler için güp güp atarken, ki bunlar ruhumuzun bize her fırsatta yapmış olduğu -ve çoğunlukla hayat boyu savuşturduğumuz- çağrılar; zihnimizin korkularına, endişelerine mahal vermemizin hiç de hayırlı olmadığını -cüretimi mazur görün- biliyorken; hayâllerimizin, heyecanımızın peşinde koşmak yerine bunlarla oyalanıyor olmamıza fena hâlde takılıyorum.

Son zamanlarda kafamda, kalbimizin ve zihnimizin işbirliğine alan açan basit bir yol iyice yer etmeye başladı: Karar alırken ya da kararın kendisini alması için alan açarken (daha önce yazmış olduğum “Kendini Alan Karar” yazısı burada), kendimizi daha ziyade heyecanımıza, kalbimizin atışına ve hayatın akışına bırakmak; sonrasında ise almış olduğumuz ya da kendini almış olan kararı uygularken zihnimizin, düşünme kabiliyetimizin desteğini almak; onun analitik yönünü, hesap-kitap yapmaları, en doğru yolu seçmeleri işte tam da burada kullanmak…

Zeynep Bilgi Buluş’un -kendi deyimiyle- sapsade bir çizimi
ve üstünde, yine kendi yapmış olduğu seramik ev.

Hayatı, bu görselde olduğu gibi basit bir şekilde
algılamamız, düşünce girdaplarında
kaybolmamamız için acaba neye ihtiyacımız var?

*** *** ***

Hemen her birimiz yeni’yi, yeni ben’leri, yeni biz’leri ve dolayısıyla yeni dünya’yı doğurmaya fena hâlde gebeyiz, karnımız burnumuzda. Fakat birçoğumuz, geçmişte kalması gereken, artık salıvermemiz, bırakmamız gereken şeylere, özellikle de miladı dolmuş düşüncelere öylesine sıkı tutunuyoruz ki (bunlara dair de bir önceki yazıda bir şeyler paylaşmıştım: değişim ve kompost) bireysel doğumları çok azımız gerçekleştirebiliyoruz ve dolayısıyla kolektif doğum için beklemeye devam ediyoruz; yeni’nin burnumuzun dibinde olduğunu, sadece karar vermemizi beklediğini bilmeden…

Bireysel yeni’sini henüz doğur(a)mamış hemen her birimize fena hâlde çöreklenmiş ve hiçbir yere gitmeye niyeti olmayan iç sıkıntısının müsebbibi tam da bu durum olabilir mi? İçimizde yeterince taşıdığımız ve artık doğmak isteyen çocuğu (ya da çocukları?!) taşımaya devam ettiğimiz sürece bu sıkıntı bizi rahatsız etmeye devam edecek. İyi ki de edecek çünkü bu aslında sürekli bir hatırlatma. Gerçek anlamda bir çocuğa gebe olduğumuzda, karnımızın şişmesinden, reglimizin gecikmesinden, bulantılardan ve nihayetinde muhtelif testlerden hamileliğimizi kesin olarak bilebiliyoruz ama bu yazıda bahsetmiş olduğum metaforik çocuğun geliyor olduğunun, bu kadar net göstergeleri yok. Düzeltiyorum; aslında göstergeler yine bu kadar net ama kendimizle ilişkimizin zayıflaması ve günümüz dünyasının çekiştirdiği ve tek seçenek olarak gösterdiği bilindik yollarda gitmeye koşullanmış olmamız gibi sebeplerle, hayatın her fırsatta karşımıza çıkardığı hatırlatmaları görmüyor ya da görmezden geliyoruz. Oysaki içine düştüğümüz her buhran, her depresif hâl, dünyanın böyle bir yer olmaması gerektiğine dair her düşünce, bu şekilde yaşıyor olmamalıyım türevi her isyan, tekrar ve tekrar doğru yolda olmadığımızı hatırlatıyor bize.

“(…) kendimizi daha ziyade heyecanımıza, kalbimizin atışına ve hayatın akışına bırakmak;
sonrasında ise almış olduğumuz ya da kendi kendini almış olan kararı uygularken
(işte tam burada!) zihnimizin desteğini almak…”
Bilgi’ciğime göre bu çizim, yukarıdaki alıntının bir uygulaması imiş.
*** *** ***

Fakat büyük çoğunluğumuz aşırı fazla düşünüyor, detaylarda kayboluyor, her şeyi hesaplamaya, planlamaya çalışıyor. Böyle yapmak, bizleri, yukarıda yazdığım sebeplerden ötürü kısır döngülere hapsediyor. Üstelik, kısır döngülere ve açmazlara savrulmamızın yanı sıra; son derece dinamik bir dünyada yaşadığımız için detayları, çeşitli olasılıkları bu kadar derinlemesine incelememiz aynı zamanda beyhude değil mi? Zira her şey her an değişiyor; hiçbir şey denklem kurarken varsaydığımız gibi kalmıyor. E bu durumda bu kadar kurcalamaya gerek var mı?

Hayattan, içimizdeki heyecanı takip etmekten ve özümüzden kaçınmaya devam edecek miyiz?

*** *** ***

Okuyucuya Not:

2012’den beri klasik anlamda bir işte çalışmıyor; yazılarımı, kitabımı, etkinliklerimi ve sunabildiğim diğer her şeyi sadece armağan ruhuyla, yani önceden belirlenmiş bir karşılık talep etmeden sunuyor ve ihtiyaçlarımı, benle paylaşılan karşılık armağanları sayesinde gideriyorum.

Hayata karşı cömertliğim ile hayatın bana karşı cömertliği birbirini besliyor ve bu karşılıklı beslenme hâlini canlı tutmak için bu çağrıları, hatırlatmaları yapmayı sürdürüyorum.

Diyeceğim o ki bu ve diğer yazdıklarım nedeniyle bana karşı bir minnet hissin oluşuyorsa ve bu hissini maddeye dönüştürme isteğin varsa lütfen bana ulaş. -Pratikliği nedeniyle para başta olmak üzere- her türlü karşılık armağanına açığım.

Yukarıda yazdıklarıma veyahut başka bir şeylere dair bana ulaşmak istersen emreertegun@gmail.com‘da seni bekliyorum.

Fazla düşünüyor olabilir miyiz?” hakkında 4 yorum

  1. Emre çok güzel yazmışsın, bayıldım.
    Yazının her cümlesine katıldım da, burası ayrı güzel geldi;
    "metaforik çocuğun geliyor olduğunun, bu kadar net göstergeleri yok. Düzeltiyorum; aslında göstergeler yine bu kadar net ama kendimizle ilişkimizin zayıflaması ve günümüz dünyasının çekiştirdiği ve tek seçenek olarak gösterdiği bilindik yollarda gitmeye koşullanmış olmamız gibi sebeplerle, hayatın her fırsatta karşımıza çıkardığı hatırlatmaları görmüyor ya da görmezden geliyoruz. "
    Sevgiler, selamlar..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön