armağan ekonomisi, kırılganlığım, tuhaf fiyatlar…

İhtiyacım olan paraya armağan ekonomisi ile eriştiğim, yani yapıp ettiklerime bir bedel belirlemek yerine gelecek karşılıkların belirlenmesini, sunduklarımdan faydalanan kişilere bıraktığım yolu tutturalı beş yıldan fazla oluyor ve bunun keyfini yaşıyorum. Bu konuya dair eski yazılarda epey paylaşımım var. (Neyden bahsettiğimi daha iyi anlayabilmek için, özellikle beni ve armağan ekonomisi süreçlerimi, deneylerimi bilmeyenlerin, Kasım’da yazmış olduğum armağan ekonomisi ve ben adlı yazıyı okumasını öneririm. Böylece bu yazı daha fazla şey ifade edebilir.)

Bu satırları yazma niyeti ise bir önceki cuma günü düştü içime. Fethiye’de açılmış olan masa tenisi cafeye gittim ilk kez; birkaç saat geçirdim ve çok iyi geldi. Masa tenisi oynamayı o kadar seviyorum ki geçen yıl bu zamanlarda eve almayı bile düşünüyordum. Bu mekânda masa tenisi oynayabilmek için aylık üye olabiliyor ve bu durumda haftanın her günü istediğin sıklıkta ve uzunlukta orada takılabiliyorsun ya da günlük ücret verip o gün boyunca istediğin kadar takılabiliyorsun; ister yarım saat oyna ister tüm gün orada kal.

Oranın kurucusu Cengiz Hoca bana ücretlerden bahsettiği anda bunun benim için pahalı bir adım olacağını fark ettim. Zaten birkaç aydır düzenli bir şekilde yogaya gidiyorum ve o da bütçemde ciddi bir yer kaplıyor mesela. Aslında aldığım faydaya baktığımda, her ikisi de bir sürü şeye göre hiç de pahalı sayılmaz ama neyi neyle kıyasladığına göre değişiyor tabii bu pahalılık/ucuzluk. Ben bir şeyin fiyatını, genellikle temel ihtiyaçlarla, en çok da gıdayla kıyasladığım için, bana her şey pahalı geliyor. 😃 Buna aşağıda değineceğim.

Şimdi bahsedeceğim konu ise, fiyatı duyduğum an’da içimde oluşan “indirim istemeliyim” cümlesi. Zira her türlü eğitimin, atölyenin, üyeliğin fiyatı benim için yüksek kalıyor; çünkü bana para getiren etkinlikleri çok sık yapmayı tercih etmediğim; yaptığımda da, karşılıkları armağan ekonomisi ile katılımcılar belirlediği ve çoğu zaman diğer atölye vs.lere nazaran düşük karşılıklar aldığım için bütçem genellikle epey sınırlı.

(Düşük karşılık almaktan bahsediyorum ama diğer taraftan, belki tam da böyle bir hayat sürdüğüm için bir sürü işimi, ihtiyacımı parasız görebiliyorum. Örneğin bu blogda yazdığım yazılara eşlik eden görseller yapmak isteyen var mı diye sorduğumda onlarca kişi beliriveriyor, yazılarımı İngilizceye çevirmek istediğimde 15-20 kişi çıkıveriyor. Bunların ötesinde, hayat bana hep harika davranıyor ve hiçbir ihtiyacımın karşılanmadığı olmuyor, şükür.)

Gelirim görece düşük olunca giderimi de düşük tutmam gerekiyor ve bu da, bir şeylere çekildiğim her seferinde indirim, burs vs. istememi gerekli kılıyor. Bu da beni zaman zaman kırılgan yapıyor tabii… Bazen düşünüyorum da yavaş yavaş 40 yaşına doğru ilerliyorum ve modern dünyanın yetişkinleri gibi paramı kazanmanın peşine düşmeyip bu şekilde bir hayatı seçtiğim için sürekli talep etmem gerekiyor: 1 – Yaptığım şeyler karşılığında almak için talep etmem ve kendimi uzun uzun anlatmam gerekiyor. Armağan ekonomisi uygulamalarında olayı tamamen kendi hâline bıraktığımda aldığım karşılıkların epey düşük kaldığını görüp (verme, eksilme korkusu, kıtlık bilinci; nasıl isimlendirirseniz…) daha aktif bir isteme hâline geçtim ve son yıllarda çok daha olumlu sonuçlarla karşılaşıyorum. 2 – Yukarıda bahsettiğim ve aşağıda rakamlarla da anlatacağım üzere, hemen her şey bütçeme ve algıma göre fazla olduğu için bir hizmet edinmek istediğimde de indirim vs. talep etmem gerekiyor.

Yani alırken de verirken de sürekli talep etmem, kendimi uzun uzun anlatmak durumunda olmam söz konusu. Bu, bazen kolayca akarken bazen daha zor gelebiliyor.

***

Görsel: Burcu Ceylan
Öte yandan şöyle de bir durum var: Aldığım karşılıkların az olduğundan dem vuruyorum zaman zaman ama birkaç paragraf önce yazdığım konuya girmek gerekirse, neye göre az, kime göre az… Aslında aldığım karşılıklar bir yandan bana gayet makul geliyor. Elime geçen paranın büyük kısmını temel ihtiyaçlara aktardığım bir hayat yaşıyorum. Barınma (kira), elektrik ve su faturaları (su ve enerji), pazar alışverişi (gıda)… Bütçemin çok büyük kısmını bunlara akıtıyorum ve kiramızı biraz yüksek bulmak haricinde son derece helâl ederek veriyorum parayı; en çok da gıda için… Bir ara aylık harcamalarım mercek altındaydı (blogda ve kitabımda buna dair çok fazla veri var) ama son iki yıldır ne kadar para ile döndüğümden emin değilim. En son hatırladığım bütçeme birkaç yıllık tahmini enflasyon farkını ve yoga-masa tenisi gibi yeni çıkan harcamalarımı eklediğimde, tahminen 800 TL ile dönüyor olabilir bütçem. Hadi + – 100 TL diyelim, 700-900 TL arası olsun…

Yine bir zamanlar çok sık yazdığım üzere, bu kadar düşük bütçelerle çok zengin, keyifli bir hayat sürebildiğimi görüyorum. Ve hâl böyle olunca, yani örneğin 800 TL ile bütün ihtiyaçlarımı zengince giderebildiğim bir hayat sürerken, aldığım karşılıklar -piyasaya göre düşük görünebilse de- çoğu zaman gayet de yeterli ve dengeli geliyor ve bütçemi döndürmekte büyük zorluklar çekmiyorum. Fakat günümüz dünyasında, bana çok tuhaf gelen bir şekilde, temel ihtiyaçlar çok ucuzken diğer hemen her şey görece çok pahalı. Bir haftalık gıda alışverişim için 70-90 TL ayırmam gerekirken bir günlük X atölye çalışmasının fiyatı 150 – 250 TL, 4 günlük bir inzivanın maliyeti 1.000 küsur TL’lerde olabiliyor, ki bunlar, benim gördüğüm en düşük meblağlar diyebilirim.

Yani ilgimi çeken 4 günlük bir çalışmaya katılabilmek için en az bir aylık masrafım kadar bütçeyi gözden çıkarmam gerekiyor ve bu bana biraz tuhaf geliyor. Burada inziva düzenleyenleri veya başkalarını işaret edip kötülemiyorum, tüm sistem bu şekilde dönüyor ve tuhaf gelen bu. Günde 10 TL ile mükemmel bir şekilde beslenebilirken bir cafede bir fincan kahvenin 10 TL falan olması da tuhaf geliyor mesela.

Sistemin kökünde ve neredeyse tüm fiyatlarda yanlış bir şeyler olduğu hissiyatındayım. Yokluğunda yaşayamayacağım temel şeylerin aşırı ucuzluğu ve çok daha keyfî mal ve hizmetlerin görece pahalılığı… En temel ihtiyaçlarımı karşılayan, üreten, bunu büyük emeklerle yapan insanların daha adil karşılıklar almasını istiyor gönlüm. Ki alamamalarının bu yazının boyunu aşacak bir sürü sıkıntılı sonucu var. Öte yandan bu ucuzluğa bir yandan da şükrediyorum tabii, en azından temel ihtiyaçlara erişim konusunda zorluk çekenlerimiz çok fazla değil gibi görünüyor zira.

***

Son bir şey daha paylaşıp bitiriyorum. Fark etmiş olabileceğiniz üzere, parasal meselelere genellikle günü geçirme, temel ihtiyaçları karşılama çerçevesinden bakıyorum. Bunla birlikte, bu kafayla yurt dışına gitme ihtimalim yok, bir yerde arazi alıp ev falan yapma ihtimalim yok, araba ihtiyacım olduğunu fark etsem araba satın alma şansım yok. Yani bir yandan gönüllü sadeliği büyük bir keyifle yaşarken bir yandan günü geçireceğim meblağlardan ötesine ulaşmıyor olmak, hayâl gücümü ve yapabileceklerimi de kısıtlıyor olabilir mi diye düşünüyorum bazen. Ya da bir şeye ihtiyaç duyduğum her seferinde istemeye, talep etmeye devam etmek de bir seçenek tabii; zaman zaman yorucu olsa da…

Bu son paragraf beni başka bir önemli noktaya daha götürüyor ama belki başka bir yazıda devam etmek üzere, kafalar iyice karışmadan burada duruyorum. Zaten son derece öznel bir konuda içimi döktüğümün farkındayım. Umarım bir şeyler ifade etmiştir. 😐

***


Okuyucuya not:

Yukarıdaki satırlarda gördüğünüz üzere, tüm ihtiyaçlarımı armağan ekonomisi ruhu ile giderdiğim bir yaşam seçtim. Yazdığım, yapıp ettiğim hiçbir şeyin belirli bir fiyatı yok; elimden, ruhumdan geldiğince paylaşabildiğimi paylaşıyorum ve gelebilecek olan karşılıklara kendimi açıyorum.

Yazılarımı veya kitabımı okumanız ya da gerçekleştirmiş olduğum buluşmalara katılmak için bana hiçbir ücret ödemeniz gerekmiyor. Bunun yerine, yaptıklarımdan ve oluş hâlimden faydalanıyorsanız ve içinizde bir şükran duygusu oluşuyorsa, içinizdeki bu duyguyu maddeye çevirebilmeniz için alan açmak daha iyi geliyor bana; ki armağan ekonomisinden anladığım tam olarak bu.

Velhasıl bana iletmek istediğin bir şey varsa… 

emreertegun@gmail.com

armağan ekonomisi, kırılganlığım, tuhaf fiyatlar…” hakkında 3 yorum

  1. Haftasonu bir arkadaşımıevimde misafir ettim. Benim misafirim olduğu için tabi bizde yedik içtik. Bir ara dışarı çıkıp çay içmiştik. Ben 2 bardak, o 1 bardak. Gün sonunda evden ayrılırken herşey için teşekkürler diyip masaya 2 TL bıraktı. "Ne parası bu" dedim. "İçtiğimiz çayın parası" dedi. Başımdan kaynar sular döküldü. Onun/bizim için harcadığım tüm emeği zamanı 2 TL ödeyerek kafasında sıfırlaması beni çok üzdü. Gerçi o arkadaş tuhaf bir arkadaş 🙂 Ama yine de paylaşmak istedim
    Sevgiler…

  2. Kişiyi tanımamakla birlikte para algısı göreceli olabiliyor. Örneğin ben, çalışırken ve ekonomik durumum iyiyken herkesin çaylarını düşünmeden rahatlıkla öderken, işsiz kaldığımda bir çay hesabını yapabiliyorum çünkü oradaki 1-2 lira bile değerli oluyor o zaman benim için. Böyle zamanlarda ben daha küçük hesaplar yapıyor olduğumdan, karşıdan da o hassasiyeti bekliyorum. Bir yandan da işte bazen kendimi 1-2 çay parasının karşılığını arkadaşıma uzatırken bulabiliyorum, çünkü onun ekonomik durumu konusunda her zaman çok net bir fikrim olmayabiliyor.

    Demek istediğim, bu küçük büyük para vermeler her zaman bir değer biçme değildir. Hatta kimi zaman inceliktir.

  3. pinarrr paylaşım için teşekkürler. Günlük hayattaki ufacık şeyler, başımızdan aşağı döküverebiliyor kaynar suları ((:

    Merak ettiğim şu: Nasıl bir hikâye gelişseydi, süreçten memnun ayrılırdın? Hiçbir şey vermese mi, gün içindeki harcamaları da paylaşmayı teklif etse mi, ya da ne?

    Tekrar teşekkürler. Çok önemsiyorum bu mini hikâyeleri…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön