bocalamalarım – 1

Geçtiğimiz Nisan ayında katıldığım bir çalışma öncesinde, kolaylaştırıcıların, gitmeden önce üzerinde çalışmamızı, kendimize sormamızı istedikleri birkaç soru vardı ve ana sorular “Who are you?” (Kimsin sen?) ve “Who are you becoming?” (Kime dönüşüyorsun, kim haline geliyorsun?) idi. Bu sorular beni fena salladı, zira kim olduğuma ve kime dönüştüğüme dair pek bir fikrimin olmadığını fark ettim. İçim sıkıştı da sıkıştı; iki gün sonra etkinliğe, açılış çemberinde hıçkıra hıçkıra ağlayarak giriş yaptım (çok da iyi geldi!), sonra yavaş yavaş açıldım.

Sonraki aylarda ise içim bir miktar ferahlamakla birlikte henüz dengeyi bulamadım. Dalgalanıyorum; iniş-çıkışlar sıklaştı. Gün içinde birkaç kez mod değiştirebiliyorum ve valla yoruldum. Bu durum, ilkbahardan beri epey yoğun ve içime bakmaktan, ne olup bittiğini anlamaya çalışmaktan helak oldum resmen.

Bir-iki saat önce, epeydir görüşmediğim bir arkadaşımla yazışırken kafamın, içimin bir karışıp bir durulduğunu yazdım ve “Sen hep karışmıyor musun? Seni sen yapan şeylerden biri değil mi karışıklık?” şeklinde cevap verdi.

Bu, önemli bir geri bildirimdi benim için; herkes zaman zaman karışır, peki ben gerçekten daha mı sık karışıyorum acaba? Belki… Özcan’a sorduğumda aldığım yanıt “Bence öyle.” oldu. Gerçi son birkaç yıldaki yakın çevreme baktığımda, birçoklarımızın sıkça karıştığını gözlemliyorum. Daha birkaç gün önce başka bir arkadaşımla yazışırken onun da benzer hâllerde olduğunu duydum mesela. O da işi gücü bırakıp kendini yola atan ve “yol”unu bulmaya çalışan ruhlardan biri. Biraz kayıp olduğunu hissettim ve yolladığım ses kaydında, ona, bizlerin elimize tutuşturulan hazır haritaları yırtan (Gülengül’e selam olsun) ve kendi haritalarımızı çizme yolunda insanlar olduğumuzu; bu haritayı ezberlerle, öğrenilmişliklerle değil de içimizin sesini dinleyerek çizmeye çalıştığımızı; bazen bu ses sustuğunda ya da biz onu duymadığımızda ise ne yapacağımızı şaşırabildiğimizi söyledim. Ve hazır haritayı yırtıp atan herkes benzer süreçlerden geçiyor sanki. Yine de bilmiyorum, belki ben yine de benzerlerimden daha sık karışıyorumdur. ((:

Bunca aydır -ve bazı başka zamanlarda da- yaşadığım, yukarıda Deniz’e söylediklerimden başka bir şey değil galiba ve zaman zaman bocalıyorum işte. Kalbimin (ya da ruhumun) çağrısı/şarkısı ile bir şekilde bağlantı kuramadığım zamanlarda ne yapacağımı şaşırıyorum; olan bu sanırım.

Onun şarkısı o kadar güzel ve onu duyabildiğimde o kadar açık ve net yönlendirmeler alıyorum ki yönümü o tarafa doğru çevirmek hiç güç olmuyor ve her seferinde son derece tatmin olarak yaşıyorum o an’ları. 2012 sonrasında başlayan ikinci hayatımda, bu davetler arasında –yapma anlamında- en ete kemiğe büründürebildiklerim ağırlıklı olarak, yazmak ve birtakım çemberli etkinlikler düzenlemek olarak zuhur etti mesela ve bu süreçlerin neredeyse tamamında hiçbir şeyi oldurmak zorunda kalmadım; her şey kendiliğinden oluverdi; her şey akışa ve içimden yükselen çağrılara uygundu zira; yapmam gerekeni yapıverdim. Her şey çok kolaydı! Yazılar kendiliğinden çıkıverdi, etkinlikler adeta kendi kendine organize oluverdi… Zorlama enerjisi yoktu ya da çok azdı.

Son süreçte ise ses kesildi adeta. Tabii muhtemelen kesilmedi de ben duymuyorum ve ne yapacağımı şaşırıyorum. Ara ara yine birtakım yönlendirmeler geliyor gibi oluyor ama bu sefer tam olarak ayıramıyorum nedense; ne kadarının özümden geldiğini, ne kadarını zihnimle benim yarattığımı… Sonuç: bocalama!

Bocaladığımı, o sesi duymadığımı fark edip gözlemci bir konuma geçebildiğim anda rahatlıyor; bazense bunu yapamıyor ve panik oluyorum: “Şimdi ne olacak? Ne yapmalıyım? İçimden bir şey yapmak gelmiyor, bu devam ederse ne olacak? Yaptığım şeyleri sadece yapmış olmak, oyalanmak için yapmak istemiyorum. Sırf para kazanmak için de yapmak istemiyorum. İyi de paraya erişmek için bir şeyler üretmem lazım ve şu an üretmiyorum. Ne halt edicem ben?” türevi birtakım zihin akışları ile kendimi yoruyorum. ((:

Görsel: Seda Sezer

İşin ilginç tarafı, olmak ve yapmak konusunda epey bir düşünmüşlüğüm, bir şeyler yazmışlığım ve -bence- bu konuda bayağı yol kat etmişliğim var(dı). Hayatı ya da kendimi yapmak üzerinden tanımlıyor değil(d)im uzun zamandır. Ben yalnızca olmaya çalışıyor ve içimden bir çağrı geldiğinde, oluş’umun gereği olarak eyleme haline geçiyor(d)um ve mis gibi de yürüyor(du) hayat. Oysa şimdi, bir önceki paragrafa baktığımda en çok gördüğüm kelime yapmak! Sorun buradan başlıyor galiba.

Bu aralar yürümemesinin (ya da zor yürümesinin) nedeni, olmanın yetmemesi ya da olamamam belki. Olmak için içimden gelen sesleri daha iyi duyabilmem lazım, duymadığımda zorlanıyorum ve böyle olunca pek bir üretim de çıkmıyor içimden. Sakin olup yavaşlamak iyi gelecek; işte bunu bazen yapabiliyor bazen yapamıyorum.

İşin başka bir ilginç kısmı, birkaç yıl önce (hatta geçtiğimiz Nisan’da şu yazıda <kendime doğru> atıp tuttuklarıma bakarsak, birkaç ay önce) çok daha dengeli ve sakindim. Bir şeyler yapma telaşına pek girmiyordum; sakin sakin takılıyor, daha ziyade duruyordum. İçimde bir eylem ateşi duyduğumda (seyahat etmek, yazı yazmak, etkinlik düzenlemek vd.) eyliyor, onun dışında öylece geçiriyordum günleri. Birkaç yıl önceki kendime baktığımda daha dengeli, daha bilge bir adam görüyorum; şimdi ise biraz yolunu kaybetmiş ve ne tarafa doğru gideceği konusunda telaşa kapılan birini…

Bu da bana şunu hatırlatıyor ki, hayat yolculuğu düz bir çizgi hâlinde ilerlemiyor; şu aşamayı geride bıraktım ve hallettim, şimdi önümüzdeki aşamalara bakalım diyemiyorsun (diyemiyorum); desen (desem) de bir de bakıyorsun (bakıyorum) ki dere tepe düz gitmişim derken bir arpa boyu yol gitmişsin (gitmişim). Masallar boş konuşmuyor!

Düz bir çizgi üzerinde ilerlememek, yerinde saymak demek değil elbette. Spiral diye şahane bir şekil var dünyamızda, birçok doğal örüntünün de biçimi… İlk aklıma gelen salyangoz kabuğu mesela. Hayatta, galiba, spiral üzerinde gibi hareket ediyoruz. İçten başlayıp genişleyerek ve derinleşerek ilerliyoruz. Bu esnada çoğu zaman bir şeyleri arkamızda bırakıp onları tamamen aşamıyoruz ve zamanla tekrar ve tekrar ziyaret ediyoruz buraları belki ama onlara dair bilincimiz, algımız da kuvvetleniyor ve büyüyoruz bir yandan. Umarım…

Bütün bunlar geçiciliği ve geçişkenliği de hatırlatıyor bana. Hiçbir şey aynı kalmıyor, her şey değişiyor, dönüşüyor. Neşe yerini kedere, öfke yerini huzura, sevinç yerini hüzne bırakıyor; hastalık sağlığa, yaz kışa; yumurta larvaya, larva pupaya, pupa kelebeğe dönüşüyor; bir zaman sonra kelebek toprağa dönüşüyor ve döngü devam ediyor. Hiçbir şey yoktan var, vardan yok olmuyor; sürekli dönüşüyor sadece… Hepsi bu!

Şifa olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön