bocalamalarım – 2

Geçtiğimiz hafta yazdıklarıma ekleyeceğim bir-iki şey daha var. Bütünlüğü sağlamak isterseniz -ve eğer ki okumadıysanız- önce o yazıya uğramakta fayda var: bocalamalarım

*** *** ***

Bocalamamın en bariz görünen nedeni; iç sesimi duyamamak, heyecanımın nereye aktığını fark edememek ve bunun sonucunda harekete geçmek isteyip de geçemediğim zamanlarda atıl hissetmek diyebilirim. Geçenlerde içimde doğan düşünce şu oldu: “Bu aralar dünyaya pek bir şey vermediğimi hissediyorum.” Bu düşünceye biraz bakmak ve bunun getirdiği diğer düşünceleri ve hisleri paylaşmak istiyorum.

Dünyaya pek bir şey vermediğimi bana düşündüren şeyler ne? Bu doğru mu? Hem dünyaya çok şey versem ne oluyor? Sahi kendimi ne sanıyorum? 🙂

Dünyaya bir şey vermek diye darlandığım şey üretim yapmak galiba. Son zamanlarda daha az ürettiğimi düşündüğüm için huzursuzluk hissediyorum içimde. Peki nasıl bir üretimden bahsediyorum? Bu konuyu epey önemsiyorum, zira bütüne hizmet etmeyen bir şey üretmektense hiç üretmemenin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hizmet etmekten kastım, o şeyin illaki elle tutulur bir şey olması değil; örneğin sanat üretimini, fikir üretimini ya da neşe üretimini de patlıcan ya da sandalye üretimi kadar önemsiyor ve gerekli buluyorum. Bir üretimin işe yaraması, üretim sürecinde üreticinin, tüketim sürecinde ise tüketicinin faydalanması, keyif alması ve bu süreçte kaynakların hor kullanılmaması demek bence. Üreticinin keyif almadığı veya tüketicinin gerçek bir ihtiyacını karşılamayan veya kaynakları fazlaca sömüren üretimleri hep birlikte çöpe atmak ve hafiflemek çok iyi bir fikir gibi görünüyor bana.

Halihazırda o kadar fazla kaynağı üretime, metaya, paraya çevirdik ki yerküremiz nefes almakta zorlanıyor. Dünyaya pozitif değer katmayacak şeyleri, para kazanmak veya değerli hissetmek veya zaman öldürmek vs. için üretmeyi durdursak ve sadece dursak çok daha hayırlı olacak.

Bunları nutuk çekmek için değil, kendimle ilgili nasıl bir yerde olduğumu anlatabilmek için yazdım. Örneğin bir yazı yazarken veya etkinlik çağrısı yaparken, önce içimden gelmiş olmasını önemsiyorum; sonrasında yazdığım şeyi okuyanların ya da çağrıda bulunduğum etkinliğe gelenlerin vaktini almaya değer bir şey yaptığıma kani olmak istiyorum ve bu süreçte fazla kaynak israfı olmaması için elimden geleni yapıyorum. Bunlar bende biraz otomatik bir hâle geldi, madde madde düşünüyor ve hesap yapıyor değilim ama bir şekilde değerlendiriyorum koşulları ve karar ortaya çıkıyor.

Zaten madde madde değerlendirerek sonuca ulaşmak pek kolay bir şey değil. Elma ile armut olsa yine iyi, asla karşılaştırılamayacak şeyler üzerinden ilerliyor bu değerlendirmeler. Ufacık bir örnekle açıklamak gerekirse, uçak yolculuklarının ciddi ölçüde karbon salımına yol açtıkları malumumuz; yurt dışından gelen kimi dostların gerçekleştirdiği bazı etkinliklerin ortaya çıkardığı fayda da öyle. Şimdi ben kağıt-kalemle nasıl hesaplayayım Andrew’un* Türkiye’ye gelişinin maliyetini ve faydasını. Şu kadar kilo CO2 salımını 15 insanın hayatında önemli dönüşümlerle karşı karşıya getirip nesnel/rasyonel bir sonuca ulaşmak ne mümkün. İşte burada sağduyu giriyor bence devreye, hissetmek giriyor. CO2 salımının zararlarının da, Andrew’un insanlara yapmış olduğu katkıların da farkındayım; bakıyorum, bakıyorum ve evet, dip toplamda etkinin pozitif olduğunu düşünüyor, hissediyor, değerlendiriyorum ve böylece bu tip bir çalışmanın içinde yer alabiliyorum. Mantıksal bir değerlendirme süreci değil bu, bir nevi sezgisel değerlendirme.

* Andrew Davies ile birkaç yıldır Türkiye’de Visionary Leader’s Journey (Öncünün Yolculuğu) adlı çalışmayı gerçekleştiriyoruz.

***
Görsel: Şeyma Sayımlar

Laf lafı açıyor ve bu yazının gerekliliğini ve okuyanlara katacağı şeyleri de sorgulamama ramak kaldı. :)) Konuyu tekrar kendime ve bocalamalarıma getirsem iyi olacak.

Son zamanlarda daha az üretim yapıyor olduğum düşüncesi beni boşluğa düşürüyor ve faydasız hissettiriyor sanki. Bütün bunlar elbette ki egomdan geliyor ve fakat egoyu tukakalamak için söylemiyorum bunu; sadece farkındalık olarak şeyediyorum. Kendimi daha faydalı hissetmek istiyorum ve öyle olmadığımı düşündüğümde içim sıkışıyor. Ve evet bu, yaptıklarımın bütüne hizmet etmesini istiyor olsam bile egosal bir durum. Fakat bunda kötü bir şey yok belki de. -Bir kez daha adını analım-, Andrew’un “pozitif ego” dediği tam da bu sanırım, bizleri hayırlı şeyler yapmaya iten benliğimiz…

Bu arada konu sadece üretim değil şu sıralar. Tüketimle ilgili de alışkın olmadığım bir dönemden geçiyorum. Son yıllarda tüketmeme konusu o kadar merkezime oturdu ve beni hareketsiz bıraktı ki zaman zaman bu konuda biraz aşırılığa kaçmış olabilirim. Parayı, karbonu ve diğer şeyleri tüketmemeye böylesine bağlanmak da, güzel bir temelden yükselse bile o kadar hayırlı olmayabilir gibi geliyor artık. Otostopla yol alırken yolunu 3-4 km. uzatarak beni daha pratik bir yere bırakmak isteyen şoförü engellemek o kadar da iyi fikir değil belki. Orada harcanacak fazladan karbon, bana o sıcakta yarım saat kazandıracaksa belki de iyi bir yere gidiyordur. Çağım’ın bir-iki yıl önce bir grup yazışmasında isabetle belirttiği üzere, anlık verimliliğin hiçbir anlamı yok ve önemli olan uzun vadede, büyük resimde verimli olanı seçmek galiba.

Bu şekilde düşünmeye başlamak ve tüketmeme konusunda bir miktar hafiflemek iyi geliyor. Son zamanlarda otostopta yol uzatmanın çok daha ötesine geçtim. Geçtiğimiz yıl bir anda elimde beliren para ile bir scooter aldım ve kısa-uzun hemen hemen tüm yolları onunla yapıyorum artık. İki yıl önce fazlaca bireysel tüketim (hem para olarak ama en çok da CO2 açısından) hissiyatına girerdim; şimdi girmiyorum, basıyorum gaza.

Son zamanlarda en şaşırarak yaptığım tüketim, Yanıklar’da arkadaşlarlayken ve akşamında yine o civarda başka bir yere gidecekken, 2,5 saat için eve gelmem ve sonrasında tekrar oraya dönmem oldu. İki yıl önceki Emre, bu 40 km.lik fazladan yolu katiyen yapmazdı, bugün ise yapıyor; karbonları da salıyor, yaklaşık 7-8 TL’lik masrafı da yapıyor.

Bu sadece ufak bir örnekti, bu tip başka ufak tefek yaramazlıklar da yapıyorum artık. Yalnız tüketim konusunda hafiflemekle birlikte “bozuldum mu ben?” sorusu da geliyor bazen zihnime (Gülmeyin!). Hani üniversitede solcu, devrimci olan kimileri birkaç yıl sonra sistemin tamamen içinde yer edinir, hatta zamanla doğayı ve diğer insanları sömürme yarışında ön sıralarda yer alır falan ya; bunun farklı bir versiyonunu yaşıyor olmaktan korkuyorum biraz. Zira belki tam da bu insanların geldiği noktaya yaklaşıyor olabilirim: “Ben mi kurtarıcam lan dünyayı?” Dünyayı kurtaramayacağımı kabullendim gerçi çoktan, dünyanın kurtarılmaya ihtiyacı olup olmadığı da ayrı bir olay zaten. Fakat dünyayı kesin olarak kurtaramayacağından eminken bile ilkeli davranmayı önemsiyorum. Fabrikalar ve diğer insanlar milyonlarca ton suyu sömürürken, ben bulaşık yıkarken biraz daha az su kullanmayı veya kullanmadığım zamanlarda bilgisayarımın fişini çekmeyi hâlâ kıymetli buluyorum. Hem kim bilir, belki de dünya, bu şekilde davranan bizlerin yüzü suyu hürmetine dönmeye devam ediyordur; aklım ermez.

Umuyorum ki tüketim konusunda bozulmamış da biraz dengeye gelmişimdir. Sarkaçın en uç noktasından biraz daha merkeze yaklaşmışımdır sadece.

Ama nihayetinde nispeten artan ve daha kolay akan tüketimimle azalan üretimim yan yana geldiklerinde bocalayabiliyorum işte. Kendimi zaman zaman miras yiyen bir umursamaz gibi hissedebiliyorum. İşe yaramayan, fayda sağlamayan vs…

*** *** ***

Bu satırları yazdığım an itibariyle bu düşünceler o kadar da yoğun değiller; bugünlerde daha dengede hissediyorum. Eskisinden daha fazla tükettiğim ve daha az ürettiğim düşüncesi gerçeği gösteriyor olabilir fakat bunu fark edip bundan huzursuz olmam, bir şeylerin muhtemelen değişeceğini (belki de değişmeye başladığını) gösteriyor. Lakin değiştirmek için yapmam gereken, yoğun bir çabaya girmek değil sanırım. Sakin olmakta ve bu duygu ve düşüncelerle kalmakta; onları gözlemlemekte ve nereden geldiklerini, köklerinin nerelerde olduğunu görmeye çalışmakta fayda var. Böylece, bana hizmet etmeyenler kendiliklerinden düşeceklerdir ve bu bocalamalardan alacağım güç beni bir yerlere taşıyacaktır. Diyeceğim odur ki, işte bunlar hep meditasyon!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön