manifestomsu

Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını.” Şemş-i Tebrizi

Bundan 6 yıl 5 ay 5 gün önce ilk çemberime oturdum (Anadolu Jam 2012) ve o günden itibaren hayatımdaki her şeyin altı üstüne geldi; şükür ki!

O gün kendimle gerçek anlamda ilk kez bağ kurmaya, duygularıma temas etmeye başladım; sonraki yıllar içinde hayata bakışım, yaklaşımım büyük oranda değişti ve değişmeye devam ediyor. Artık çok daha kendim’im ve bunun sonucunda çok daha keyifli, coşkulu bir yaşam sürdürüyorum. Üstelik bunu yaparken kişilere, şeylere ve bütüne çok daha fazla faydam dokunuyor. Şükür, bir kez daha…

Bu 6 yıl 5 ay 5 günde bir sürü şey oldu, bir sürü şey değişti ama galiba hiç değişmeyen birkaç şey var: Hemen her zaman akışla hareket ettim; hemen hiç karar almadım, kararın kendini almasına alan açmayı öğrendim (ve halen öğreniyorum); kendimi tanımlara hapsetmemeye özen gösterdim. “Neler yapıyorsun?” dediklerinde “Nefes alıyorum”vari cevaplar verdim, bunun yetmeyeceği ya da anlamlı olmayacağı zamanlarda ve kişilere “Okuyup yazıyorum biraz, biraz da birtakım etkinlikler düzenliyorum işte.” şeklinde kısaca açıkladım. Bunca yıldır sıkı bir şekilde yazıyor olmama ve bir de kitap çıkarmış olmama rağmen kendimi hiç “yazar” olarak tanımlamadım mesela, bunun bir meslek olarak üstüme yapışmasını falan hiç istemedim çünkü.

Hayatın diğer alanlarındaki gidişat da aşağı yukarı buna evrildi. Akışta, tanımsız, kendiliğinden… Kadınlarla olan yakın ilişkilerimi de tanımlamak, adını koyarak bunu bir yerlere hapsetmek istemedim mesela. Bir şeyin ismini kullandığım an’da bu şeyin bir sürü yükle ve ezberle geldiğini gördüm çünkü.

Etnik kimlik, dini kimlik gibi şeyleri zaten öncesinden bırakmıştım. Uzun zamandır kendimi ne Türk olarak tanımlıyorum ne Müslüman olarak… Hatta yıllar önce kafa kâğıdımdan din hanesindeki “İslam”ı çıkarttırmıştım. Müslüman hissetmemek bir yana, hissediyor olsaydım bile bunun o belgede ne işi olduğunu anlamadığım için.

Kısmen bilinçli olarak seçtiğim kısmen de kendiliğinden ortaya çıkan bu yaklaşım bugüne kadar bana epey hizmet etti. Bu süre boyunca kendimi, ilişkilerimi, ne olduğumu, kim olduğumu hemen hiç tanımlamadan mis gibi yaşayıp gittim. Kendimi tanımlara hapsetmeyince, an’dan an’a kendimi, kim olduğumu fark etmek aslî işim oldu ve bunu ne kadar becerebildiysem o kadar keyifle yaşadım, ortaya çıkan eylemlerim beni daha fazla yansıttı; bu şekilde bütüne de daha güzel bir şekilde hizmet edebildim.

Daha az fark ettiğim, kendimle bağlantım koptuğu ya da zayıfladığı zamanlarda ise zorlandım. Tam da bu durumlarda tanımlar ne kadar da yardımcı oluyor aslında. “Ben şuyum. Bunu bunu yapıyorum.” deyip bunun üzerinden yaşamak ne kadar da konforlu. Fakat yine de sarılmadım tanımlara; kendimi bulamadığımda bu hâllerle durmayı öğrendim, hâlâ da öğreniyorum. Bu, bazen tutunacak dalım olmadığını hissetmeme yol açtı ama bunla durabildim; ki galiba iyi de ettim.

Öte yandan…

Burcu ile olan bir yazışmamızda, 5,5 yıl kadar önce olmalı, “İlişkiyi tanımlamaya çalışmamak iyi-güzel fakat tanımlamamaya çalışmak da doğru olmayabilir.” mealinde bir cümle kullandı. Bu cümle, yakın ilişkilere dair o sıralar değişmeye başlayan yaklaşımımı epey aydınlattı ve şekillendirdi. Bu sözcükler önüme düşmemiş olsaydı, belki de bu konuda ciddi bir efor harcayacaktım ve ilişkilere isim vermemek, tanımlamamak için anlamsız bir çabaya girecektim. Oysaki bu cümle bana hatırlattı ki hiçbir şeyi oldurmaya gerek olmadığı gibi, olan bir şeyi yok saymanın da alemi yok. Bunun için efor harcamak da beyhude…

Ve evet, bir yerden sonra ilişkinin varlığı öylesine belirginleşir ki ister adını koy, ister koyma hiç fark etmez; o artık oradadır, kurulmuştur baş köşeye. Eh bu durumda, bunun adını koymamak için direnmek efordur ve gereksizdir. Ve artık kabul etmekte hayır vardır: “Bir ilişkim var, bir sevdiceğim var.” Bunu kabul etmek, onla gelen ezberleri almamı gerektirmez; farkındalığım yettiğince, ezbersiz bir şekilde sevip sevilebilirim; kelimelerin üstüne yapışan yüklerden onu temizleyip tamamen bana ve bize ait bir sevgililik yaratabilirim(z).

O an’dan itibaren yaşadığım yakın ilişkilere böyle yaklaştım. Onun adını koymak, belirginleştirmek için bir çaba sarf etmedim lakin varlığı iyice ayyuka çıkınca yokmuş gibi de davranmadım. Ona tutunmadım ancak varlığını kabul ettim, onurlandırdım.

Ve bu yaklaşımı son zamanlarda tüm hayatıma yansıtma ihtiyacı duyduğumu fark ediyorum. Ben adını koysam da koymasam da oluş hâli, tavrı, yaptıkları artık epey oturmaya başlamış bir Emre var ve bu durumu onurlandırmanın vakti geldi gibi hissediyorum; en başta kendim için. Yazacağım manifestomsu bir metin, zaten var olan Emre’yi daha iyi görebilmeme ve onun içine yerleşmeme yardımcı olacak zannediyorum. Ve şimdi bunu bu alanda yapmayı deneyeceğim.

İşte başlıyoruz:

Görsel: Helin Serindağ

* Ben Emre. Ruhum, bedenim, zihnim ve kalbimle hizalı yaşamaya çalışan bir insanım. Bunu yapabildiğimde; yani, ruhumla bağlantı kurabildiğimde, bedenimin farkında olup ona iyi baktığımda, zihnime hakim olduğumda ve kalbimin attığı yönleri fark edip bütün bunlar doğrultusunda ol’abildiğimde merkezime yerleşiyor, kendimi gerçekleştirebiliyorum. Bu olduğunda da kendime, çevreme, bütüne hizmet edebiliyorum.

Kendi içimde derinleşmek ve mümkün olduğunca genişlemek pek kıymetli niyetlerim. Gerek kendimin gerekse her bir varlığın içinin dipsiz bir kuyu olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum ve başlıca görevim kendi içimde olabildiğince yol almak, gidebildiğim kadar gitmek. Bunu yaparken kendime yol arkadaşları bulmayı ve birlikte yol almayı, destekleşmeyi çok seviyorum.

Genişlemek ise madalyonun diğer yüzü gibi. Kendi içimde derinleştikçe, herkesin, her şeyin benim parçalarım olduğunu fark ettikçe her şeyi ve herkesi olduğu gibi kabul etme yetim de artıyor ve zamanla ötekileştirmemeye başlıyorum; her şey benden, her şey bir olan hâline geliyor; işte böyle genişliyorum.

Bu yolda tetiklenmelerime, yaralarıma daha dikkatli bakmak, buralardan alacağım armağanlardan kendimi mahrum etmemek, kolaya kaçarak görmezden gelmektense kendimle daha fazla çalışmak, derinleşmeme hizmet ediyor; her zaman çok eğlenceli olmasa da…

* Çemberler ve yazmak şu an itibariyle başlıca hizmet etme yollarım. Her türlü çemberin, kalpten paylaşımın çok iyi geldiğine en ufak bir şüphem olmamakla birlikte ben, the way of council yöntemini uygulamaya ve taşımaya devam ediyorum. Deneyimledikçe derinleşiyor, derinleştikçe daha da derine gitme heyecanım artıyor ve bu heyecanlı yolculukta kendime ve çevreme dokunuyor olmak ve birlikte genişlemek harika. Ve artık adını koyuyorum: Çember, hayatımın merkezinde. Gerek yakın ilişkilerimin gerekse gerçekleştirdiğim buluşmaların omurgasını o oluşturuyor ve bundan dolayı pek memnunum.

Yazdıklarım, çoğu zaman benim de bilmediğim bir yerden geliyor. Özellikle de blog yazıları… İçimde yanan bir şeyler oluyor, yazmaya başlıyorum ve gerisi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çoğu zaman, başlarken aklımın ucunda dahi olmayan yerlere gidiyorum yazarken; ve çoğu zaman benim ötemden bir yerden geliyor kelimeler. Yazarken ben şifalanıyorum, okurken diğer can’lar. Ve fakat kendimi yazar vs. olarak tanımlamayı hâlâ istemiyorum; yazan‘ı tercih ediyorum. Kendime yazmaktan (günlük) da çok faydalanıyorum. Olan biteni ve halet-i ruhiyemi not düşmek hem hatırlamamı ve geçmiş hâllerimle daha kolay bağ kurmamı sağlıyor hem de içimdeki dağınık parçaları bir araya getirmemi, olan’ın daha net bir fotoğrafını çekmemi sağlıyor. Yazmaya devam, yazan olmaya devam…

* Her ne yaparsam yapayım; neşeyi, keyfi, coşkuyu takip ediyorum. Merkezimde olduğumda, kendim olduğumda, neşe-keyif-coşku kendiliğinden ortaya çıkıyor ve yönümü çiziyor zaten. Bunların içinde heyecan var. Heyecanımı, onu takip etmeyi çok seviyorum. Bunla birlikte bunun da tüm duygular gibi gelip geçici olduğunu içselleştirmeye başladım. Heyecan benim için harika bir pusula olmakla birlikte bir görünüp bir kaybolabiliyor. Fakat  sorun değil; tıpkı güneş gibi, belli saatlerde göründüğü takdirde onun oradaki varlığından ve bana gösterdiği yoldan emin olabilirim. Her saniye tepede kalmasına gerek yok, ara ara var olması, yönümü belirlemem için yeterli. Gece olduğunda da yönümü bulabilir, ya da gerekirse kamp kurup bekleyebilirim. Yine gelecektir.

* Bedenimle bir şeyler yapmak her zaman iyi geliyor. Doğa yürüyüşleri, koşmak, odun yarmak, yorulmak, nefes nefese kalmak… Yoga yapmak, dans etmek, mümkün olduğunca çok hareket etmek… Bazı dönemler yazma-okuma-bilgisayar işlerine fazla kaptırabiliyorum lakin hareket etmeyi hep hatırlamaya niyet ediyorum.

* Sürekli değiştiğimin farkındayım ve kendimle hizalı kalabilmek, kendimi takip edebilmek ve kim olduğumu anbean anlayabilmek için yavaşlamam gerekiyor. Yavaş yaşadığımda ve hislerimi, düşüncelerimi, deneyimlerimi sindirmeye alan açtığım takdirde çoğunlukla dengemi sağlayabiliyorum. Böyle devam etmeye niyetliyim; aceleye ne hacet…

* Attığım her adımın, her eylemimin sorumluluğunu alıyorum. Söylediğim bir sözün, hatta tonlamamın ya da ufacık bir mimiğimin etkisinin farkındayım ve sorumluluğunu alıyorum.

Kullandığım elektronik aletlerin, elektriğin, doğrudan ya da dolaylı olarak tükettiğim petrolün ve tüm tüketimimin bütün’den borç alındığının farkındayım ve en az aldığım kadarını, mümkünse çok daha fazlasını geri vermeye niyet ediyorum. Bu yolda diğerlerinin ne kadar yol aldığı onların seçimi, bunlar yüzünden karamsarlığa veya umutsuzluğa düşmeden yapabildiğimin en iyisini yapmaya, -bu şekilde dünyayı kurtaramayacağımı bilsem de- bir plastik şişe olsun az tüketmeye, bir yolculuğu daha mümkünse uçak kullanmadan gerçekleştirmeye, -en basitinden- kullanmadığım zamanlarda şarj aletimi prizden çekmeye devam edeceğim. Bunla birlikte bu konuları takıntı hâline getirmemeyi de hatırlıyorum; içine doğduğum dünyanın birtakım gerçekleri var ve bunları reddetmenin de pek anlamlı olmadığını görüyorum. Fakat bu, yapabildiğimin en iyisini yapmamın ve yapamadığımda da bunu telafi etmenin yollarını aramanın önünde engel değil.

* Başta kendim, herkesi oldukları gibi kabul etmeye niyet ediyorum. Kabul ettikçe sevgi kendiliğinden ortaya çıkıyor ve büyüyor. Sevgi büyüdükçe de kabul etme yeteneğim artıyor ve bunlar birbirini besliyor. Herkesin olabildiği kadar olduğunu, yapabildiği kadarını yaptığını ve bildiği kadar yaşadığını hep hatırımda tutmak istiyorum. Bunu unutmadığım sürece sevgi hep orada.

* Özgürce sevmeye niyet ediyorum. Kendimi, ailemi, dostları, kadınları, adamları… En çok da kadınlarla olan ilişkilerimi tamamen özgürleştirmek istiyorum. İçimdeki sahiplik kalıplarından, derinimdeki ataerkil düşünce kırıntılarından, üstüme yapışmış her türlü ilişki ezberinden silkinmek ve gerçek oluş’umla sevebilmek istiyorum. Sevmenin önündeki engelleri, korkuları, endişeleri birer birer ayıklamak, ayak altından çekmek ve o gepgeniş, sonsuz alanda at koşturmak istiyorum.

* Armağanda yaşamaya devam… Yapabildiklerimi, becerilerimi, yeteneklerimi hiçbir sınır ve koşul koymaksızın ve her geçen gün daha da özgürce ortak kullanıma açma niyetim baki.

Evrende her şeyden yeterince olduğunun farkındayım ve ihtiyaçlarımın beni bulacağına olan inancım her geçen gün kuvvetleniyor (çünkü hep buluyor!). Koşulsuzca alabilmeye, daha da çok almaya niyet ediyorum.

* Bütün bunları bir ideal belirlediğim için değil, bana iyi geldiği, bütüne iyi geldiği için gerçekleştirmeye niyet ediyorum. Mış gibi yapmadan, kendimi kandırmadan, olmadığım bir kişi olmaya ya da öyle görünmeye çalışmadan…

Ve hayatımdaki her şeyin, buraya yazdığım her satırın değişmesine açık kalmaya niyet ediyorum. Temel noktalar muhtemelen hep aynı kalacaktır ama tutunduğum için değil, gerçeğim oldukları için. Hiçbir an kendini tekrarlamıyor, hiç kimse bir an önce olduğu kişi değil, hiçbir şey bir an önce olduğu şey değil; sürekli bir devinim hâlindeyiz. Bu devinim içinde yaşarken değişimlerin, belirsizliklerin olmaması mümkün değil ve bundan korkmak bir yana, bunun tadını çıkarıyorum.

Bendeki en ufak bir değişimin bütün her şeyi, herhangi bir şeydeki bir farklılığın beni etkileyebildiğini hatırlamaya ve her daim elimden gelenin en iyisini yapmaya niyet ediyorum.

Hayrolsun…

***

Yazandan okuyana not:

Bu blogdaki paylaşımları ve emeği onurlandırmak ve yazana bir karşılık armağanı vermek (para ve diğer) ya da okuduklarına dair geri bildirimlerini, fikirlerini, kendi tecrübeni, olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmak istersen,

emreertegun@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsin.


Maddi ve manevi her türlü bağa ve armağana açığım.

manifestomsu” hakkında 9 yorum

  1. Sevgili Emre,
    Seni okuduğumda Don Miguel Ruiz in "beşinci anlaşma" kitabının bir uyguluyıcısını okumuş gibi hissetim. Ben farklı yollardan buraya gelmeye çalışıyorum. Ermeye az kaldığını düşünüyorum.
    Paylaşım yazın için çok teşekkür ediyorum.

  2. Çok güzel bir yazı…
    Sonuçta o bütünün patçalarından biri olarak kendimden de bir şeyleri okumuş oldum. Hem de keyifle… Çok teşekkür ederim sevgili Emre. Sağlıkla ve heyecanla…
    Tuncay Yılmaz

  3. İyi ki varsın Emre…!

    Ve hep tam da ihtiyaç duyduğum zamanda,ya bir yazıyla ya da yaşama dair güzel bir paylaşımla karşıma çıkarıyor semi evren.

    İyi ki…����

  4. İyi ki varsın Emre…!

    Ve hep tam da ihtiyaç duyduğum zamanda,ya bir yazıyla ya da yaşama dair güzel bir paylaşımla karşıma çıkarıyor semi evren.

    İyi ki…����

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön