bana dair

gitmek

7 Nisan 2009’da, bundan tastamam 10 sene önce “yapsam mı… gitsem mi…” yazmışım feysbuk profilimde. Bu 10 yılda köprünün altından ne sular aktı; neler yaptım, ne çok gittim… Neler okudum, neler öğrendim ve unuttum (en çok da unuttum).

10 yıl önceki “yapma”-“gitme” kararını almaya çalışan Emre’den neredeyse eser yok bugün. Gerçi diğer yandan o Emre bugünküne gebeydi; bugünkünün yarınkine olduğu gibi. Tırtılın kozasından çıkıp kelebeğe dönüşmesi işte; zaten tüm hayat da bu sürekli dönüşümden başka nedir ki… Güvenli bir rahme düşüverir, oranın şahane konforlu ortamında serpilir ve zamanı gelince dünyaya gözünü açarsın. Bir ceninken bebeğe, yavaş yavaş bir çocuğa ve yetişkine dönüştükten sonra zamanla yaşlanır ve yeni bir forma geçersin.

Nerede yaşadığına ve o bölgedeki kültüre göre, belki ateş dönüştürür bedenini, belki topraktaki mikroorganizmalar ve irili-ufaklı böcekler… Belki bedeninden arta kalan küller havaya savrulur ve milyon tane parçacık yine suya, toprağa karışır; belki gömülen bedenin toprağa dönüşür ve oralarda yaşayan keçinin sevdiği bir ota rahim olur. Kim bilir belki o keçi otu yer ve belki torunun da, o keçinin torununun torununun torununun verdiği sütten kızının yaptığı yoğurdu… Yani bir anlamda seni yer torunun… Garip ama…

Veya belki bambaşka bir senaryo oynanır ve diğer sonsuz olasılıklardan herhangi biri vuku bulur; her şekilde tam da olması gereken, olacak olan olur. Yoksa başka bir şey olurdu…


Fotoğraf: Emre, yani ben
Yer: Karagöl, Borçka

Takım elbiseyi bir daha üstüne almak ve her gün tıraş olmak istemeyen 2009 model Emre şehirden uzaklaşmaya dair kafa patlatıyordu; onunla hemen hiçbir şekilde ilgisi olmayan ama bir şekilde gebe olduğu 2019 model Emre ise -çok şükür ki- kafa patlatmayı büyük oranda bıraktı. Hayat nehrinde bir kano ile akıyor ve yaptığı, küçük kürek dokunuşlarıyla güvenli şekilde ilerlemeyi sağlamak; ötesi ise nehrin inisiyatifinde.

En azından öyle yaptığımı zannediyor, umuyorum. Geçen günkü paylaşımda da söylediğim ve belki de bundan sonra hayata dair yazmaya, atıp tutmaya cüret ettiğim her seferinde söylemekten kendimi alıkoyamayacağım üzere bütün bunlar sözcüklerden başka bir şey değil. Bu sözcükler bir zihinden çıkıyor nihayetinde ve bu zihin çok ama çok fazla şeyden ibaret: Özümle ve ruhumla temasımdan çıkan bir sürü oluş hâli de var orada; deneyimler, ezberler, şartlanmalar da; kültürden ve atalardan gelen armağanlar ve yükler de. Sözcüklerimin ve eylemlerimin temizliğinden ve saflığından hiç ama hiç emin değilim ama becerebildiğim ölçüde öyle bir yerden yaşamaya, öyle bir yerden konuşmaya, öyle bir yerden olmaya ve eylemeye niyet ve gayret ediyorum.

Galiba tek yapmam gereken kendimi bilmek, daha çok kendim olmak, fazlalıklardan ve her türlü yükten arınmak ve özümden ibaret kalmak üzere gitmeye devam etmek…

10 yıl önce gittim ve sonra ohooo kaç kere daha gittim. Dışarıda ve içimde gitmeyi sürdürdüm ve görünen o ki böyle de devam edecek. Ve gittikçe, umarım ve inşallah, üstümdekileri soyunmaya devam edeceğim. Saflığıma ulaşana kadar; ulaşabilirsem…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.