bize dair

Farkındalığın içinde büyüleniş

Bu yazı HThayat blog için yazıldı; kendi arşivimde durması açısından buraya da ekliyorum.

***

Bir önceki yazıya, ateş yanarken içimde yakaladığım “eyvah”ı paylaşarak başladım ama devamını getiremedim, okuyanların bildiği üzere daldan dala kondum. Şimdi yeni bir deneme vaktidir.

“Eyvah, ateş yakmak bir alışkanlığa mı dönüyor yoksa?”da kalmıştım.

Anlatmak istediğim şuydu ki ateş yakma süreci son derece büyülü. Odunların birbirine dayanarak yanmaları, ateşin yükselme ve alçalmaları, ortaya çıkan ısı enerjisi ve muhteşem görüntü… Ve hikâye şu ki bu büyüyü unutabiliyorum, yaşamımdaki bu ve diğer muhteşemlikler sıradanlaşabiliyor. Eyvahım tam da buna dairdi işte; o günkü ateşi o kadar alışkanlıkla ve sıradan bir şeymiş gibi yaktım ki oradaki mucizeye, güzelliğe şahit olamadım. Bunun sebebi, orada ben’im olmamamdı, orada olan alışkanlıktan başka bir şey değildi.

Osho abimiz der ki alışkanlığın olduğu yerde sana ihtiyaç yoktur. Her şey kendi kendine olur ve varlığına olan gereksinim ortadan kalkar. Ellerin ateşi yakıverir, çaydanlığa suyu koyuverirsin, kaynayınca demliğe alır, üstüne çayı atıverirsin ve çay da oluverir. Bu süreç içinde sadece görevini ifa eden bir robotsundur, akışın farkında olan canlı bir ruh değil. Yüksek olasılıkla devamı da böyle ilerler; kahvaltıyı yaparken de yediğinin, içtiğinin farkında değilsindir; günün geri kalanında da…

Robotlar ne büyülenir ne de hayran olur. Var oluşları, programlanmış görevlerini yerine getirmekten ibarettir. İnsansa öyle olmak durumunda değildir ama nedense çoğu böyle bir yaşam sürer, en azından modern hayatta… Toplumsal olarak kodlandığı şekilde eyleyen, varlığını hatırlamadan, yaşamın zenginliğinin farkına varamadan, içine doğduğu sevgiye yeterince dokunamadan yaşayıp giden birçok organizma…

Sıkıcılaştık; bu sefer de Krishnamurti’ye selam çakalım, ikinci el hayatlar yaşıyoruz. Üstümüze biçilen deli gömleğinin içine sığmaya çalışıyor, hem sığamıyor hem de yırtıp atamıyoruz. Tam bir arafta kalmışlık dönemi.

Oysaki geçenlerde can dostum Ayşe Gökçe’nin kullandığı tabirle, her gün yılbaşı heyecanını yaşamak mümkün ve dahi bence insan olmak için gerekli. Tabii gerek Ayşe gerekse ben yaşamımıza kırsalda devam ettiğimiz için bunun için çok fazla fırsatımız var. Bostana her gidişte heyecanlanmamak ne mümkün. Bir gün salatalıkların çiçek açmasına coşuyorum, diğer bir gün zamansız ektiğim bezelyenin tek tük de olsa meyve vermesine taşıyorum, başka bir gün ise iki tanesi bir kilogramı geçen ilk kabak hasadının yemeğe dönüp mideme ulaşmasına şükürler içinde kalıyorum. Verandadaki kırlangıç yuvası ve onu işgal eden serçeler, kırlangıçların yılda bir kez birkaç gün bu yuva etrafında isyan ederek kanat çırpışları ama kavgaya girmeden alanı işgalcilere terk etmeleri; dağın ve ormanın baş döndürücü güzelliği; uzaklarda beliren yırtıcı kuşlar, yürüyüş yaparken karşıma çıkıveren porsuk… Bitmez ki…

Bunla birlikte heyecanı her an ve her yerde yakalamak mümkün. Gökyüzü şehirlerde bile masmavi, bulutlar orada da müthiş görseller sunuyor, ay her yerde doğuyor, güneş her yeri ışıldatıyor. Yeter ki kafamızı kaldırmayı, zihnimizdeki dehlizlerden çıkıp şimdi’ye (zaman) ve bura’ya (mekân) gelmeyi hatırlayalım.

Düşünsene sadece su üstüne tefekkür etmek bile inanılmaz: İçtiğimiz ya da bedenimizi yıkadığımız her damla su, başlangıçtan beri bu dünyadaydı. Bir oraya gitti, bir buraya; bitmeyen döngü… Kâh yağmur damlası oldu, kâh dinazor sidiği, kâh okyanusları ziyaret etti, kâh aylarca, yıllarca ve belki de asırlarca bir buz kalıbının içinde dinlendi. Şimdi ise bir süreliğine kan olarak bedenimde besin ve bilgi taşıyor mesela.

Çocukların gözlerinin parlaklığı her yerde ve her zaman coşku verebilir; dostların varlığına her daim şükredebilirim; suya, havaya, toprağa ve ateşe durmaksızın şaşırabilir ve teşekkür edebilirim. Bizi birbirimize bağlayan internet, pıt diye oradan buraya ulaştırıveren ulaşım araçları, bu araçları üreten teknik bilgi, çalıştıran petrol ve yavaş yavaş yerini bırakmaya başladığı daha temiz enerji kaynakları… Şaşıracak, hayrete düşecek, şükredecek o kadar çok şey var ki. Yeter ki ben mevcudiyetimi hatırlayayım, yeter ki yerimi alışkanlıklara bırakıp ortadan sıvışmayayım.

Yaktığım ateşin kutsallığını ve mucizesini her daim hatırlayayım; kupkuru çayla dupduru suyu odun ateşinin üstünde birleştirdiğimde ortaya çıkan muhteşem isli tadın farkına her seferinde varayım. İçimdeki çocuğun heyecan ve merakıyla olan bağlantımı her daim koruyayım ve tüm deneyimlerimin içinde varlığımı hatırlayayım.

Amin.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir