Uncategorized

Adam olmamak

Bu yazı HT hayat için yazıldı ve 24.08.2020’de yayımlandı. https://hthayat.haberturk.com/yazarlar/emre-ertegun/1074686-adam-olmamak

***

1993’ün yaz aylarına girdiğimiz sırada 11 yaşında bir tek çocuk idim ve babamla ikinci eşinden bir kardeş geleceği haberini aldığımda çok sevindim. Rakamlarla aram o zaman da iyiydi ve hemen hesaplar yapmaya başladım: “Vaayyy 12 yıl fark olacak, epey büyük bir yaş aralığı…”, “Uff ben üniversiteye girdiğimde o daha 5 yaşında minicik çocuk olacak” gibi… Ve bir de varsayım: “Vay bee, o 18 yaşına gelip tam gencecik zamanlarını yaşarken ben artık, uhuuuu, 30 yaşında koca adam olmuş olucam.”

Varsayımlar sıkça yanlış çıkarlar ama gerçeğe bu kadar aykırı düşen bir varsayımım daha olmuş mudur bilmiyorum. Kaderin cilvesi bu ya, tam da Etkin’in 18’e vardığı ve benim 30 olduğum 2012 yılı, benim koca adam olmaktan hızlı bir şekilde uzaklaşmaya başladığım yıl olarak kişisel tarihime geçti ve oradan itibaren her geçen gün, koca adam olmakla Emre olmak arasındaki makas açıldı da açıldı.

Tam bu noktada, 11 yaşındaki Emre’nin koca adam olmaktan ne anladığını açıklığa kavuşturma gerekliliği görüyorum. Hatta şöyle yapalım, ben şimdi buradan atıp tutmaktansa mikrofonu küçük Emre’ye vereyim ve o anlatsın ne anladığını. Sendeyiz Emre; nasıl bir şey sence 30 yaşında olmak?

  • (çocuk ses tonu ile okuyunuz) 30 yaşında olmak… Ne bileyim işte büyük adam olmak…
  • 30 yaşındaki biri nasıl bir yaşam sürer sence?
  • Çalışır, işi vardır, belki bi’ eşi de vardır. Arabası falan vardır…

Aslında küçük Emre’nin söylemek istediği ve varsaydığı, o yaşlarda o şekilde ifade edemese de, 30 yaşındaki birinin, -hele ki bir erkeğin- yaşamının rayına oturmuş, işinin gücünün şekillenmiş, rutinleşmiş bir düzene geçmiş olacağı vs. Ve kimse bunları küçük Emre’ye doğrudan öğretmedi, belletmedi ama toplumda gördüğü, gözlemlediği buydu. İnsan doğar, büyür, imkanlar elveriyorsa okur; sonra bir işe girer, evlenir… Bildiğiniz adımlar işte…

Nasıl oluyorsa bir noktada bazılarına, üstlerine biçilmiş olan gömlekler dar geliyor ve yaşamda başka olasılıkların peşine düşüyorlar, başka türlü yaşıyorlar… Üstlerine düşen şeyleri tutmaktansa bırakıyorlar yere düşsün. Çatt! Büyük bir kısmı ise kendini her birini tutma zorunluluğunda hissediyor ve çoğunluğun yürüdüğü yoldan açılmış patikadan yürüyor.

Çok şükür ki o gömleğe sığamayanlardan, düşenleri yere bırakanlardan oldum. Çok şükür ki tam da koca adam olacağımı öngördüğüm yaş, bundan en uzakta olduğum yaş oldu. Hemen herkes (anne-baba, bazı arkadaşlar, otostopta arabasına bindiğim insanlar) beni klasik kalıplara sığdırmaya çalıştıysa da bir şekilde olmadı işte.

Hakkımı yemeyeyim, 30 yaş öncesi yaşadığım iş ve yaşam deneyimlerinde tüm samimiyetimle o çarkın bir parçası olmaya çalıştım. Altı yıllık beyaz yakalı kariyerimde yedi iş değiştirerek birçok alanda şansımı denedim. Herkes gibi hafta sonlarını iple çektim ve anlamsız eğlencelerle kendimi oyaladım; hemen herkes gibi pazar akşamlarını mutsuzlukla ve gelmekte olan haftanın ağırlığıyla ve gömlek ütüleyerek geçirdim; yılda 14 iş günü tatili hak etmek ve yaşadığım apartman kutusunun giderlerini ödeyebilmek için bir-ikisi hariç içinde pek de anlam bulamadığım işlerle iştigal ettim… Ama bir türlü dikiş tutmadı!

Sanırım bunların hiçbiri, bu satırları okuyanların çok yabancısı olduğu bir akış değildir. Muhtemelen kendinden biliyordur bu deneyimleri, değilse de eş-dosttan…

Erkeklerin üstünde bu anlamda daha fazla yük olduğunu düşünmekle birlikte, adam olmak denen şey aslında cinsiyetler üstü ve hemen her birimizin tepesinde bizi buna zorlayan bir kılıç var. İstisnalar var elbet ama kaideyi bozmasınlar, kadın-erkek her birimizin anne-babası bu kılıcı tutanların başında geliyor ve adam olmamızı, iyi işlerde çalışmamızı, güzel takım elbiseler giymemizi, işimizde yükselmemizi, oturaklı bir ilişkimizin olmasını, yani aslında bu hayatı efendi gibi yaşamamızı istiyor. Mutlu olmamız mesela, önem sırası olarak çoğu için ikinci veya üçüncü sırada kalıyor.

Son cümleyi yazarken zihnimde daha ziyade annem vardı ve özellikle son cümleyi okuduğumda içim biraz sıkıştı; ona haksızlık ediyorum gibi geldi. Ne yani annem mutlu olmamı istemiyor mu? Elbette ki bu sorunun cevabı şüphe götürmeyecek bir şekilde “Olur mu öyle şey!”. Ama ne oluyor: ebeveyn olmanın onların üstüne düşürdüğü endişelerin başında güvenliği sağlamak olunca, çocuğu için an’daki mutluluktansa sağlam görünen bir geleceği yeğliyorlar. Sabit bir iş, iyi bir maaş, zamanla daha iyi bir maaş ekonomik sürdürülebilirliği sağlarken sabit bir eş, sabit bir yaşam ve her türlü sabitlik bizi öngörülebilir ve güvenli kılacağı (?) için her daim tercih edilen değerler 🙂

Tam da bundandır ki 2012-2014 arasında işi gücü bırakıp kendimi yollara vurup yaşamın keyfine hiç varmadığım kadar vardığım zamanlarda annem benim için üzülüyor, endişeleniyordu: “Ne olacak bu çocuğun hâli!” Bir gün ona dilim döndüğünce, ne kadar mutlu olduğumu anlattıktan sonra sordum: “Ama şimdi ben bir bankada işe girsem, uzun çalışma saatlerinde bunalsam, sıkılsam; kelimenin tam anlamıyla mutsuz olsam senin için şimdikinden daha rahat eder di mi?”; cevap tereddütsüz bir evet idi. Başka sorum yok sayın yargıç.

Güvenliğin ve yaşama dair endişelerin, insanların çoğunun gündeminin bu kadar ön planında olduğu bir dünyada bu durumu gayet iyi anlıyor ve annemi yadırgamıyorum. İşte bunlar hep hayata güvensizlikler, dünyanın çok tehlikeli bir yer olduğuna dair inançlar, herkesin (tabii kendi çocuğu hariç) her zaman kendini düşündüğüne ve birbirinin omzuna basmaya çalışan tipler olduğuna dair kabullerden geliyor. Ve elbette ki bunca insan bu ortak değerlere (!) inandığında yarattığımız dünya tam da böyle bir yer oluyor; yaşasın kendini gerekleştiren kehanet! Vuhuuu!!

Ama evet, üst paragraftaki parantez boşa değil; her daim kendi çocuğumuz, kendi anne-babamız, kendi arkadaşlarımız iyidir ve diğerleri sorun yaratır. Diğerleri bencil olduğu için biz de bencil olmak durumunda kalırız, diğerleri benim omzuma basmak istediği için ondan önce davranıp benim onunkine basmam gerekir ve yaşama dair tüm bu güzide düşünceler bizi tam da böyle bir dünyayla baş başa bırakır. İşte büyük çıkmazımız :))

“Oyunu bozmamız lazım arkadaşlar!” demeye dilim varmıyor, zira yaşam oyununun esprisi biraz da bu çıkmaz sokakları. Ama şurası kesin bilgi ki başka türlü oynayanlarımız var ve bunların bir kısmı zorlansa da, hayattan tokatlar yese de sabredenler bir şekilde kendi yolunu bulup kendi oyununu yaratabiliyor. Genellemeleri riskli buluyorum, bunlar herkes için ve her zaman geçerlidir şeklinde büyük konuşmayayım ama kendi deneyimim ve etrafta gördüklerim, inandığın şekilde yaşama konusunda sebat ettiğin takdirde bir şekilde meyvelerini yediğin. Bu meyveler belki, tam olarak modern dünyanın gözümüzü boyadığı meyveler olmayabiliyor ama kendine has tadı olan, ekşili tatlılı, şöyle kekremsi; belki biraz eğri büğrü ve biraz da kurtlu meyveler oluyor ve fakat en önemlisi doğal oluyor; doğala özdeş değil. Organik yani ablacım, gel, almadan geçme!

Ve evet, kimyasalları toprağa boca ettiğimiz tarım nasıl ki kısa vadede günü kurtarmamızı sağlarken toprağı, bizi ve diğer canlıları sürekli olarak zehirleyerek uzun vadede daha büyük sorunlar yaratıyorsa; korkuları, ezberleri, yanlış inançları boca ettiğimiz zihinlerimiz ve bu doğrultudaki seçimlerimiz de bizi suni yaşamlara sürüklüyor ve aynı şekilde belki günü kurtarıyor lakin içimizdeki yaşamı öldürüyor ve sürekli dış girdilere (tüketim, ilaçlar, türlü bağımlılık …) mahkûm kılıyor.

Tercih her daim bizim. Neyi besliyorsak, neye odaklanıyorsak ona göre meyveler hasat ediyoruz… Ne ekersek onu biçiyoruz.

İsteyen adam olma yolculuğuna devam etsin; bazılarımız da bu isimsiz, şekilsiz, tanımsız, kalıpsız yolculuklarına…

Not: Sonraki zamanlarda annem seçimlerime ve yaşamıma gayet alıştı. Sanmıyorum ki eskisi gibi endişeleri vs. kalmış olsun. Zaten bu yazıları o da okuyor; n’aber anne? :))

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir