bize dair

Çoğunlukla yine benden yola çıkan, bunla birlikte herkese seslendiğim yazılar...

  • bana dair,  bize dair

    kuzu göbeği

    Yazmıyorum bir süredir. Kelimeler güçlerini ve gerekliliklerini yitirdiler sanki. Geri kazanacakları zaman gelecektir mutlaka, ve yeniden kaybedecekleri zaman da… Her şey değişiyor, dönüşüyor; hep… Devr-i daim… 2018’e fena hâlde yüksek girdim, sonra minik bir çakılma, sonra hafif bir yükseliş ve şimdi durulma… Hiçbir şey yapmama gerek yokmuş gibi; illaki bir gereklilik varsa, o da, hiçbir şey yapmama gerekliliğiymiş gibi bir hâller… … Biri bi’şey yazıyor/söylüyor, diğeri kendi penceresinden, kendi algılarıyla, kendi yansımasına uygun düşeni okuyor/duyuyor. Ben bunları yazarken sende kim bilir neler oluyor; ben ne yazarken sen ne anlıyorsun… Yazdığım şey nereden geliyor, orası da muallak. Yani yazan kişi ben miyim, o bile belli değil… Sahi ben ne? Ne desem…

  • bize dair

    Bir tüketim nesnesi olarak atölyeler, vörkşaplar…

    Bu konuda yazmaya kalkışmam ironik görünebilir. Zira özellikle şu sıralar, bir ya da birkaç günlük etkinlik, atölye vs. çağrıları yapıp duruyorum. Bu yazıda tüketim nesnesi hâline gelmiş atölyeleri, buluşmaları sorgulayacak olduğuma göre kendi ayağıma ateş ediyor olabilir miyim? Belki. Bu beni durduracak mı? Hayır. ((: “Tüketmekten ne anlıyorum?” diye sordum kendime şimdi ve aklıma ilk gelen cümle, bir şeyi içselleştirmeden, sindirmeden, ondan beslenemeden kullanmak oldu. Yani her türlü kullan-at-unut ilişkilenmemizi, tüketme kapsamına alıyorum galiba. Tükettiğimiz şey gıda da olsa, ilişki de, atölye de; temel mantıkta bir fark yok diye düşünüyorum. Ve müthiş bir yabancılaşma içinde yaşayan günümüz insanı hemen her şeyi tüketir oldu. Zamanımızı, paramızı ve diğer her şeyi tüketiyor, aslında çoğunlukla…

  • bize dair

    Ben ne yapabilirim?

    The More Beautiful World Our Hearts Know is Possible, Türkçesiyle, Kalplerimizin Mümkün Olduğunu Bildiği Daha Güzel Dünya‘yı okuyorum; ki üniversite yıllarından sonra İngilizce olarak okuduğum ilk kitap. Bu blogda Kutsal Ekonomi adlı muhteşem kitabını sıkça andığım Charles Eisenstein’ın mevcut dört kitabından biri. Şu an için Türkçesine ulaşamazsınız ama çok uzak olmayan bir gelecekte, çok şükür ki mümkün gibi görünüyor. Bu da konuya dair kamuoyuna ilk bilgi sızdırma olsun. Kıpss! (2019 güncellemesi: Kitabın Türkçesi topluluk desteğiyle basıldı, dağıtıldı. Türkçe kitabın facebook sayfası için buraya, çevrimiçi okumak için ise şuraya buyrun.) İngilizce kelime haznem, Charles’ın her yazdığını anlamama yetmiyor ve sürekli sözlüğe bakmak akışı bozduğu için çoğu zaman kullanmıyorum ama anladığım kadarı…

  • bize dair

    Fazla düşünüyor olabilir miyiz?

    Geçtiğimiz Kasım ayında Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali için İzmir’e gittiğimde tanıştığım insanlardan ikisi, kırsala yerleşmek isteyen çok şeker bir çiftti ve kaşla göz arasında bana süreçlerini, soru işaretlerini, korkularını, endişelerini anlatıverdiler. Doğrusu, az zamanda gerçekten de bir sürü detay paylaştılar ve benden cevap, yorum gibi bir şey beklediklerini fark ettiğim an aklıma gelen ilk şeyi söyledim: “Çok fazla düşünüyorsunuz.” Galiba dostlarımda ve tüm insanlarda en değişmesini umduğum özelliklerden biri tam da bu: Çok fazla düşünmek; dolayısıyla çok fazla hesaplamak, detaylara dalmak ve oralarda kaybolmak. Daha önceleri de yazdığım üzere, bir şey üzerine uzun uzun ve tüm detaylarıyla düşünerek karar vermeye kalktığımız takdirde, bu fazlasıyla zihinsel bir süreç oluyor ve hemen…

  • bize dair

    değişim ve kompost

    Birkaç gün önce Funda ve Esra ile yaptığımız çemberde, daha önce birkaç yazıda daha anmış olduğum sevgili dostum ve hocam, öğretmenim Andrew’un cümleleri yankılandı zihnimde: “Eski dünya ölüyor, yeni bir dünya doğuyor. Şu an tam aradayız. Tam olarak neyin doğacağını hiçbirimiz bilmiyoruz, şu anda olmakta olan ilk kez oluyor.”… Bunları aklıma getiren, üç kişicik yapmış olduğumuz şahane çemberde Funda’nın söyledikleri oldu. Eski yaşamını büyük oranda geride bıraktığını ama yeninin henüz tam olarak gelmediğini ve ne olacağını, bazen sakince bazen ise sabırsızlıkla beklediğini ve bu bekleyiş esnasında huzursuzlanabildiğini paylaştı*. İşte ondan bunları dinlerken Andrew’un sözlerini andım ve bu durumun, dünyanın içinden geçmekte olduğu sürecin benzeri olabileceğini, onun mikro hâli gibi göründüğünü…

  • bize dair

    beyaz yakalı, bol kutulu metropol hayata methiye

    O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki… En eğitimli, en parlak, en zeki –olduğu söylenen-, kar rengi yakalı kişiler, zamanlarının çok büyük bir kısmını çok katlı kutulardaki* küçük bölmelerde bir takım ekranları seyrederek ve bir takım tuşlara basarak -çoğu sanal olan- bir takım şeylere neden olarak geçirmek için birbirleriyle yarış hâlindeler. Aynı en eğitimli, en parlak, en zeki kişiler, zamanlarının kalanının diğer bir büyük kısmını başka birtakım kutuların içinde geçiriyorlar ve çoğunlukla uyumaktan öte bir şey yapamadıkları bu kutuları satın almak için 8-10 yıllık borçlara girerek kendi kendilerini çok katlı kutulardaki işlerine devam etmek zorunda bırakıyorlar. Bunla kalmıyor tabii, ileride çocukları da kendileri gibi en eğitimli, en parlak, en zeki…

  • bize dair

    diğer yol

    Şimdi derin bir nefes al ve çok öfkelendiğin birini gözünün önüne getir. O kişi kim bilir ne yaptı sana ya da bir başkasına, başkalarına, belki doğaya, belki bir hayvana… Belki sana yamuk yapan bir arkadaşın, belki bir ülkeyi savaşa sürükleyen bir devlet adamı, belki Anadolu’daki son vaşaklardan birini öldüren bir adam… Bu kişi ya da kişiler, bu “kötü” şeyi yapmadan bir gün önce ne hâldeydiler acaba… Peki ya ondan önceki gün, ve ondan önceki… Eylemlerimiz, deneyimlerimiz sonucunda hayata verdiğimiz tepkiler ya hani… Geriye gitmeye devam ettikçe bir yerde sebebe ulaşacağız. Sevgisiz bir çocuk olarak mı yetişti, ailesinden şiddet mi gördü, bir takım “zararlı” fikirleri arkadaşları mı kafasına soktu, başkalarından kazıklar…

  • bize dair

    yelken ol, balık ol, su ol

    Bir zamanlar, olmak ve yapmak karşıtlığı (?) üzerine düşünüp duruyordum. Özellikle son zamanlarda başkalarından da sık sık buna dair bir şeyler duyuyorum ve bir süre önce, ben de dâhil olmak üzere birçoğumuzun bunu yanlış anlamış olduğumuzu fark ettim. Bunu fark etmemi sağlayanlardan biri Andrew olmuştu: “Olmak yapmayı içeriyor.” demişti basit bir şekilde, ki bu basit cümle bana çok şey anlatıyor. Tabii ya! Sanki bir karşıtlık olması lazımmış gibi. Tam da karşıtlık olduğunda çatışma doğuyor ve çatışma olan yerde huzur barınamıyor halbuki. Peki iç içe geçmeleri mümkün mü? Olmak, yapmayı nasıl içerir? Bunlar nasıl kol kola yürürler? İçimde bir şey yapma isteği duyduğumda bu nereden geliyor? Zamanımı mı doldurmaya çalışıyorum? Egomu…

  • bize dair

    benmerkezimizde kesişmeler

    Bir süredir benliğimin genişlediğini hissediyorum. Bu his bazen epey derinden geliyor bazense o kadar değil. Bazen diğeriyle, bazen diğer-ler-iyle, bazen ise herkesle ve her şeyle bir olduğumu hissediyorum; işte o zaman kocaman oluyorum, enginlere sığmayıp taşıyorum. O zaman tüm ayrımlar ortadan kalkıyor. Her şey ve hiçbir şey oluyorum.Her zaman o noktada değilim. Benliğimin daraldığı, iyice daraldığı ve sadece kendimden, Emre’den ibaret olduğum zamanlar da yaşıyorum. Diğer her konuda olduğu gibi bunda da sarkaç gibi salınıyorum. Bir oradayım, bir burada, bir şurada… Ve her nerede isem, bunla kalmaya, değiştirmeye çalışmamaya, olduğumla mücadele etmemeye niyet ediyorum. Bu niyetim her konuda geçerli… *** Benliğimin en güdük kaldığı anlarda bile, adımlarımı daha bütünsel bir…

  • bize dair

    ver(ebil)mek – al(abil)mek

    Aslında bu dünyaya vermek için geliyoruz. Yaşadığımızı gerçekten hissettiğimiz an’lar armağanlarımızı paylaştığımız, hizmet ettiğimiz an’lar, fırsatlar. Fakat ne hikmetse hayatın akışı; birçoğumuzu, vermekten, armağanlarımızı paylaşmaktan alıkoyuyor ve istemediğimiz işleri icra ederek geçen günkü yazıda değindiğim para kazanma yarışına sokuyor. Bunun ne hikmet olduğu aslında açık: Charles Eisenstein, geçen haftalarda üç ya da dördüncü kez okuduğum muhteşem kitabı Kutsal Ekonomi‘de bunu uzun uzun anlatıyor. Ben bu yazıda bu koca konunun birkaç yerine dokunabileceğim. Vermek ve almak ilişkiyi kuran, topluluğu inşa eden şeylerin başında geliyor. Ancak bu verme ve almayı basit bir değiş-tokuş işlemi olarak icra ettiğimizde maalesef ki çoğu zaman böyle bir ilişki kurulamıyor. Para karşılığında ürün/hizmet, ürün/hizmet karşılığında da para alınıyor ve ortada bağ kuran herhangi bir durum…