• bize dair

    “neden?”

    “Neden?” sorusunu uzunca bir süredir mümkün mertebe, -en azından farkındalıklı kalabildiğim sürece- kullanmıyorum.* Bu sorunun arkasında gizli bir şiddet yatıyor gibi geliyor bana. * Nesnel değil, öznel durumlardaki “neden” sorusundan bahsediyorum. Aşağıda daha açık bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Zira bu soru, çoğunlukla, bir şeylerin yanlış olduğuna dair değerlendirmemizi ve ön yargımızı içeriyor ve pek sıkıntılı. Bu sorunun muhatapları, yani hepimiz, hemen her seferinde aniden savunmaya geçiyoruz. Zira daha ziyade doğru gitmeyen bir şeyler olduğu düşünüldüğünde sebep sorgulamaya, hatta bir nevi hesap sormaya meyilliyiz gibi geliyor bana. Bir şey “olması gerektiği gibi” akıyorken bu soruyu duyma olasılığımız pek düşük. “Olması gerektiği gibi”yi tırnak içine almam boşuna değil. Geçmişte de buna dair…

  • bana dair

    bocalamalarım – 2

    Geçtiğimiz hafta yazdıklarıma ekleyeceğim bir-iki şey daha var. Bütünlüğü sağlamak isterseniz -ve eğer ki okumadıysanız- önce o yazıya uğramakta fayda var: bocalamalarım *** *** *** Bocalamamın en bariz görünen nedeni; iç sesimi duyamamak, heyecanımın nereye aktığını fark edememek ve bunun sonucunda harekete geçmek isteyip de geçemediğim zamanlarda atıl hissetmek diyebilirim. Geçenlerde içimde doğan düşünce şu oldu: “Bu aralar dünyaya pek bir şey vermediğimi hissediyorum.” Bu düşünceye biraz bakmak ve bunun getirdiği diğer düşünceleri ve hisleri paylaşmak istiyorum. Dünyaya pek bir şey vermediğimi bana düşündüren şeyler ne? Bu doğru mu? Hem dünyaya çok şey versem ne oluyor? Sahi kendimi ne sanıyorum? 🙂 Dünyaya bir şey vermek diye darlandığım şey üretim yapmak galiba.…

  • bana dair

    bocalamalarım – 1

    Geçtiğimiz Nisan ayında katıldığım bir çalışma öncesinde, kolaylaştırıcıların, gitmeden önce üzerinde çalışmamızı, kendimize sormamızı istedikleri birkaç soru vardı ve ana sorular “Who are you?” (Kimsin sen?) ve “Who are you becoming?” (Kime dönüşüyorsun, kim haline geliyorsun?) idi. Bu sorular beni fena salladı, zira kim olduğuma ve kime dönüştüğüme dair pek bir fikrimin olmadığını fark ettim. İçim sıkıştı da sıkıştı; iki gün sonra etkinliğe, açılış çemberinde hıçkıra hıçkıra ağlayarak giriş yaptım (çok da iyi geldi!), sonra yavaş yavaş açıldım. Sonraki aylarda ise içim bir miktar ferahlamakla birlikte henüz dengeyi bulamadım. Dalgalanıyorum; iniş-çıkışlar sıklaştı. Gün içinde birkaç kez mod değiştirebiliyorum ve valla yoruldum. Bu durum, ilkbahardan beri epey yoğun ve içime bakmaktan,…

  • bana dair

    Ayşe Dirikman Kalıpçı ile röportaj: “Cesur adımların öncülerinden: Emre Ertegün”

    Geçtiğimiz hafta sonu, Ayşecim ile bir yıl önce gerçekleştirdiğimiz röportaj gün yüzüne çıktı sonunda. Burada da paylaşmak istedim. Haberin orijinali için: https://hthayat.haberturk.com/yasam/roportajlar/haber/1063792-emre-ertegun-yeniye-dogru *** “İlklerin insanı” diye kısaca anlattığım, cesur adımların öncülerinden Emre Ertegün ile geçen yıl yaptığım röportajın ilk kısmının deşifresi benden, ikinci kısmına sevgili Bahar Topçu’nun ve son okumaya da sevgili Funda Aydın’ın ellerli değdi, size de keyifli ve ufuk açıcı okumalar olsun. Emre (E): Hadi bismillah! Ayşe (A): Nerede tanıştık seninle, o sırada hayatının hangi noktasındaydın? E: Eylül 2012’de Charles Eisenstein’ın “Armağan” atölyesinde ilk kez bir araya geldik, sonra Facebook üzerinden arkadaş olduk, sonra da Mart 2013’te Antalya’daki Armağan Ekonomisi – 101 atölyesi için Begüm’le size gelmiştik, ilk kez o zaman gerçekten tanıştık…

  • bize dair

    topluluk bir-ki – 4 (peki nasıl olacak bu iş?)

    Geldik zurnanın zırt dediği yere. Belki altı aydır bu konuya dair yazmak istiyorum ve esas yazmak istediklerime, dördüncü yazıda ancak sıra geldi. Yazı yazmaya her oturduğumda neredeyse tüm denetimi akışa bıraktığım için, -çoğu zaman olduğu üzere- niyetlendiğimden farklı şeylerle başladım anlatmaya. Henüz o yazıları okumadıysanız ve oralardan başlamak isterseniz buyursunlar: topluluk bir-ki – 1topluluk bir-ki – 2topluluk bir-ki – 3 Girizgahı daha da fazla uzatmadan “Nasıl bir topluluk, nasıl bir yapılanma?” sorularına güncel cevaplarımı vermeye başlıyorum. Bir önceki yazıda yazdığım üzere, son bir yılda yaklaşımım epey değişti. Bunun ana nedeni, o yazıda lafı geçen -ve bende bir süre epey güçlü olan- idealist yaklaşımların beni/bizi yavaşlattığını, hatta durdurduğunu ve harekete geçmemizin önünde…

  • bize dair

    topluluk bir-ki – 3

    Geldik üçüncü -ve muhtemelen sondan bir önceki- yazıya. Evet, üç yazıya sığamadım; dördüncüye taşacağım! :)) Önce ilk iki yazıyı okumak isteyenler, yazı isimlerinin üzerilerine tıklayabilirler: topluluk bir-ki – 1 & topluluk bir-ki – 2 *** Zihnimde iki temel soru var şu an: Neden topluluk yaşamı istiyorum? Nasıl bir topluluk yaşamı istiyor, öneriyorum? Bu yazı birincisine, bir sonraki ikincisine dair olacak. Bu yazı daha kişisel bir yakarışım; sonraki ise konuya dair bir öneri, tasarı olacak. “Neden topluluk yaşamı?”nın benim için iki temel cevabı var baştan beri: Birincisi çok daha keyifli, neşeli, rahat ve çok daha bana uygun olduğunu düşündüğüm için, ikincisi ise dünyanın gidişatına yerinde ve tatlı bir cevap olacağını, güzel…

  • bize dair

    topluluk bir-ki – 2

    Bir önceki yazıda (okumayanlar buyursun: topluluk bir-ki – 1) topluluk kavramıyla şimdiye kadar ne şekilde ilişkilendiğim üzerinden paylaşımım olmuştu; Barış Köyü buluşmalarından ve Çandır Candır tecrübem(iz)den bahsetmiştim. Bu yazıya ise Acemi Kabile girişimimizle başlayacağım ve sonrasında yazı nereye akarsa teslim olacağım. İçimde dönen epey bir şey var, bakalım hangileri görünür olmaya daha hevesli. Acemi Kabile İki yıl kadar önce, Çandır’da yaşamımız devam ederken bir yandan da -geçen yazıda biraz bahsettiğim- daha bi’ özlemini duyduğumuz tarz topluluk hayallerimize dair konuşup duruyorduk. Derken kış aylarında, içinde benim de olduğum bir dört kişi kurtlandı ve bir çağrı yapmaya karar verdik. Bu sefer Barış Köyü’nde olduğu gibi sadece bir araya gelmek ve paylaşımlar yapmak yoktu…

  • bize dair

    topluluk bir-ki – 1

    Topluluk konusu son zamanlarda bende yeniden harlanınca, aylardır buna dair içimde bekleyen; son durumları, güncel fikirleri yazıya dökme isteğine nihayet cevap vermek istedim ve başlıyorum yazmaya. Tahminimce üç yazıdan oluşan ufak bir dizi olacak; belki iki yazıda da bitebilir; bakalım… Bu yazılarda; topluluğa dair deneyimlerimi ve bunlardan neler çıkardığımı, şu sıralar buna dair bende nelerin canlı olduğunu ve bundan sonra ne şekilde hareket etmenin bana iyi göründüğünü ortaya dökmeye çalışacağım. Yazıyı şu an blog arayüzünde yazıyorum ama inanın en çok da kendim için yazıyorum, zira aklımda dolanan fikirleri ve hayalleri bir araya getirmek ve ne yöne gideceğimi anlayabilmek için yapmam gereken tam da bu. Bunla birlikte buradaki deneyim ve fikirlerin başkalarına…

  • bana dair

    armağan ekonomisi, kırılganlığım, tuhaf fiyatlar…

    İhtiyacım olan paraya armağan ekonomisi ile eriştiğim, yani yapıp ettiklerime bir bedel belirlemek yerine gelecek karşılıkların belirlenmesini, sunduklarımdan faydalanan kişilere bıraktığım yolu tutturalı beş yıldan fazla oluyor ve bunun keyfini yaşıyorum. Bu konuya dair eski yazılarda epey paylaşımım var. (Neyden bahsettiğimi daha iyi anlayabilmek için, özellikle beni ve armağan ekonomisi süreçlerimi, deneylerimi bilmeyenlerin, Kasım’da yazmış olduğum armağan ekonomisi ve ben adlı yazıyı okumasını öneririm. Böylece bu yazı daha fazla şey ifade edebilir.) Bu satırları yazma niyeti ise bir önceki cuma günü düştü içime. Fethiye’de açılmış olan masa tenisi cafeye gittim ilk kez; birkaç saat geçirdim ve çok iyi geldi. Masa tenisi oynamayı o kadar seviyorum ki geçen yıl bu zamanlarda…

  • bana dair,  bize dair

    kendime doğru

    Görsel: Meltem Türkan Alagöz İki ay kadar önce olmalı, bir arkadaşımla güzel bir kahvaltı sofrasında oturuyorduk, ki şu soruyu sordu: “Eeee, Likya Yolu etkinliği* yapacak mısın?” Son iki yıldır kıştan bahara, yazdan güze dönerken, bu fikir hemencecik zihnimde beliriyor ve yine, çoktan belirmişti. Nasıl belirmesin; ortalama 10 kişi ile son derece keyifli üç ya da dört gün, sevdiğim ve faydasını gördüğüm şeyleri birileriyle paylaşma fırsatı, topluluğumun genişlemesi ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, etkinlik sonunda gönüllerinden geçen para ve diğer armağanları benle paylaşmaları neticesinde maddi ihtiyaçlarımın önemli bir kısmını bu yolla karşılamak… Bir Emre daha ne isteyebilir ki?! Fakat cevabım müspet olmadı, tam olarak menfi de değildi; sanıyorum ki kelimesi kelimesine…