bize dair

Çember ve merkez

Uzun zamandır hayatımın temel bileşeni olmakla kalmayıp özellikle bu yıl insanlarla da daha fazla paylaştığım çembere dair yazma niyetim var bir süredir. Böylesine basit ilkeler/niyetler etrafında dönen bir uygulamanın nasıl bu kadar güçlü ve derin olduğu benim için hâlâ şaşkınlık konusu.

Basit kelimesini doğru anlamak önemli. Geçtiğimiz yılki çemberlerden birinde çember için defaatle kullanmış olduğum bu kelimenin katılımcılardan birini zorladığını duymuştum kendisinden. Uyguladığımız şeyi değersizleştiriyorum gibi gelmişti ona. Her şeyin karmaşıklaştığı günümüz dünyasında basitlikten kaçar hâle gelindiğini, dahası basit’in küçümsendiğini gözlemliyorum. Sanıyorum ki marifet, tam da bu karmaşıklaşan yaşamın içinde basit kalabilmek. Ki bu herkes için o kadar da kolay değil. Evet bunlar sıkça karıştırılan sözcükler ve üstlerine tefekkür edilmesini hak ediyorlar bana kalırsa.

Bu aralar okuduğum kitaplardan biri, tam da bir süredir kendi meşrebimce taşımaya, uygulamaya çalıştığım The Way of Council çember geleneğini anlatan kitap; adı ne olsun isterdiniz: The Way of Council. Şaşırdık mı? Hayır. (gülücük)

(Türkiye’deki council uygulayıcıları olarak uygun bir Türkçe karşılıkta uzlaşamadık henüz. Zaman zaman dost meclisi, kalp meclisi, çember âdabı gibi birtakım karşılıklar yumurtluyoruz ama bakalım hangi ara, nasıl bir isimde ortaklaşacağız. Bu yazıda kısaca council demeye devam edeceğim)

Basitlikten bahsediyordum. Kitapta karşıma çıkan bir paragraf beni bu konuda epey aydınlattı: Mealen, council formatının aldatıcı bir şekilde basit olduğunu (göründüğünü) lakin bu yolculuğun gizemli ve zorlu olabileceğini; bu bağlamda council ve meditasyonun birbirine benzediğini, basit olduklarını lakin buna gönül verildiğinde keşfedilecek çok şey olduğunu anlatıyor.

Bu benzetme, hadiseyi biraz daha idrak etmemi sağladı ama nedir idrak ettiğin? diye sorsanız kelimelerle pek açıklayamam. Lakin mesela şunu biliyorum ki tam da bu basitlik, zihinden kalbe doğru inmemizi kolaylaştırıyor ve indiğimiz yerde harıl harıl yanan bir ateş var. Kendi derinimize doğru yaptığımız her türlü yolculuk ise bu gizemli ateşe yaklaşmamızı sağlıyor.


Gerçekleştirdiğim(iz) son çalışma olan SaPerCu-3’ten, ormandaki çemberimizden…

Çemberin akışını, ilkelerini/niyetlerini bir başka yazıda anlatmaya istekliyim lakin burada vurgulayacağım şey council’da merkeze atfedilen güç ve bunun benim için hayattaki yansıması. Council’da çember şeklinde otururuz ve ortaya bir sunak hazırlarız. Bu sunakta -genellikle- katılımcıların getirmiş olduğu ve onlar için kıymeti olan birtakım nesneler, hemen her zaman ateş (mum), bazen su, toprak, tuz ve orada yer almasını istediğimiz diğer şeyler bulunur.

Merkez bizi odaklar ve deyim yerindeyse kolektif alanımızı, bilgeliğimizi temsil eder. Çemberde bireyler kendilerini ifade ediyor gibi görünürler ve bu bir bakımıyla böyledir fakat diğer taraftan kolektif alanın dile geldiği de söylenir, ki bu da böyledir. Burada mistik bir olaydan bahsetmiyorum. Her birimizi yaratan ve şekillendiren kolektif alan iken ve her birimizin ve her şeyin her türlü eylemi, sözü, hâli diğer her şeyi etkilerken bağımsız benlik düşüncesi biraz komik kaçıyor aslında fakat hayatta sıkça komik olmayı seçiyor ve böyle yanılsamalara giriyoruz işte. Olsun varsın.

Yine SaPerCu-3’ten, çemberlerden birinin merkezi…

Diyeceğim o ki çemberin basit ve kuvvetli niyetleri çerçevesinde oturup paylaşımlar yaptığımızda, hikâyelerimizi anlattığımızda aslında merkezin ağzından konuşuyor ve neredeyse istisnasız bir şekilde tamamen ortak olan hâllerimizi anlatıyoruz. Çemberlerde buna sıkça şaşırır; “Her biriniz beni dillendirdiniz.”, “Sanki her konuşan ben.”, “Sizde kendimi gördüm.” cümlelerini şaşkınlıkla ifade ederiz. Oysaki aynı dünyanın, aynı kültürün, aynı insanlığın ve Gaia’nın parçasıyız; ya ne olacağıdı…

Ve evet, her birimiz aracılığıyla merkez, yani kolektif alan dile gelir. Çembere oturulur ve paylaşımlar birbirini tetikler, o bunu besler, bu şuna yol açar, şu ötekine temas eder ve o an’ın örgüsü, o an’a has bir fotoğraf çıkarıverir karşımıza. Çemberde konuşan gerçekten de ortak alandır ve ne utanılacak bir şey vardır ne de kıvanç duyulacak; ne bilge sözler söylemeye gayret edip şov yapmanın alemi vardır ne de beğenmediğimiz yönlerimiz için kendimize kızmanın. Orada, insanlık ve varlık alemi belli bir anda belli bir yoğunlukla ifade bulur ve şifalanırız, hepsi bu. Zira ifade edilen, dikkat verilen, açığa çıkan şey rahatlar, feraha erer. Sonrası güzellik…

Ve bütün bunların hayatın tamamı için geçerli olduğuna inanıyorum.


“Ben yapmıyorum, merkez yapıyor” gerçeği, çember dışı hayatıma da (öyle bir şey var mı ki?) tatlı bir şekilde sızıyor. Özellikle de vesile olduğum faydalı, hayırlı işler için böbürlenmelerim, egomun okşanmaları epey alt seviyelere indi. Her ne yapıyorsam, sadece ve sadece olmak isteyen şeye kanal olduğumu, benim üzerimden merkezin (hayatın) eylediğini idrak etmeye başladım zira.

Mesela son zamanlarda yoğunlaşan çemberli çalışmalar sonrası bir sürü şükran ifadesi duyuyorum ve tüm o şükranları ilgili mecralara akıtıyor, dağıtıyorum. Yakından uzağa gidersek, çembere oturduğum herkese ve diğer council taşıyıcılarına, çemberi bu topraklara getiren (hatırlatan) dostlara, çemberi taşımayı kendine hayat amacı seçmiş dostlara, onların ustalarına ve tüm kadim geleneklere; ve aslında -ben dahil- alanı oluşturan tüm öğelere (yani bir bakıma her şeye)…

Şükürle…

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir