-
küçülsek, sadeleşsek, öze dönsek…
“Bütün bu olan biten bana o kadar saçma geliyor ki gerçekten de tek çıkış yolunun küçülmek olduğu konusunda hiç olmadığım kadar eminim. Tüm bu sistem, devlet, büyük şirketler ve diğer kurumlar beni ben olmaktan çıkarıyorlar. Seçimler, komşularla ilişkiler, ekonomi dünyası, şu-bu… Hayatıma doğrudan dokunmayan bir sürü şeyin tüm hayatımı bunca etkilemesi ne abuk bir şey.” Dünkü yazıyı yazarken arada bu cümleler döküldü ama bağlamı bozacağı için kopi peyst yaptım buraya ve oradan devam ediyorum. Yani aslında dönüp dolaşıp benzer şeyleri yazıyorum, söylüyorum ama bunda bir sakınca olduğunu da düşünmüyorum. Herkesin yaptığı bu değil mi zaten? Belli bir durduğumuz yer var bu hayatta (ki bu yerin sürekli sorgulanması ve ihtiyaç halinde…
-
Topluluk oluştururken – 2
Doğal bir ortamda, topluluk halinde yaşama konusunda yazmaya başlamıştım Kasım ayında ve devamını da getirecektim güya. Anca sıra geldi… “Yola çıkış” konusundan gidesim var. Aslında henüz bu anlamda yola çıkmış sayılmayacağıma göre yazacağım her şey, atıp tutmaktan ibaret olacak ama neyse ki bu konuda pek deneyimliyim. Evet evet, nasıl yola çıkmalı, nereden başlamalı ile ilgili düşüncelerimi derleyip toplamak her şeyden önce bana iyi gelebilir. Zira yavaştan bu konuyla ilgili yol alma ihtiyacına giriyorum. – Öncelikle bütün adımların ortak kümesi iyi iletişim olmalı. Bu da lafın gelişi bir şey değil elbette, birlikte yaşamaktan bahsediyoruz sonuçta. Topluluk üyelerinin halet-i ruhiyelerini, her türlü istek ve ihtiyacını, korkularını, onları mutlu eden veya üzen her türlü gelişmeyi…
-
egomu fark ediyorum, gözlerim kapalı
Geçenlerde mini bir konuda aydınlanma yaşadım. Durup dururken “Dost kara günde belli olur.” cümlesi dolandı içimde ve akabinde ciddi bir itiraz yükseldi -yine içimden-. Bence dost, en az kara günde olduğu kadar ak günde de belli olur. Kara günde ortaya çıkan dost, biraz da kendi egosunu tatmin ediyor olmasın? Hayır, kendimden biliyorum da böyle bir cümle kuruyorum. Önceden de biraz öyleydi ama özellikle son bir yıldır falan dertli insan arıyorum resmen, onu fark ediyorum. Kimin sorunu olduğunu görsem, duysam, fark etsem yardıma koşmaya çalışıyorum. Arıyorum, yazıyorum, alan açıyorum on(lar)a; burada olduğumu söylüyorum, ne zaman isterse beni dürtebileceğinin altını çiziyorum defalarca… O bitiyor, bir diğerini buluyorum bir şekilde… Bu elbette güzel…
-
bir hayalim var!
Mesela yarın 3 polis, 5 doktor, 2 tapu memuru, 1 kadastrocu, 4 öğretmen, 2 akademisyen, 1 yargıç, 3 savcı, 2 mühendis, 1 müsteşar, 2 bankacı istifa etse (bireysel grev de iş görür gerçi, mesela 1 hafta iş bırakma); 2 bakkal, 1 kırtasiye, 3 kasap, 1 manav, 1 telefoncu, 2 lokanta, 2 aktar, 3 bar, 2 cafe bir haftalığına kepenk kapatsa; 15 üniversite öğrencisi bir haftalığına okula gitmese, hocalarından da destek alsa… Bütün bunlar olurken, 10 kişi iki hafta boyunca hiçbir banka işlemi yapmayacağını açıklasa; Başka (veya aynı da olur) bir 10 kişi de bankalardaki tüm parasını çekse, kredi kartlarını kapasa… … Bu 78 kişi bütün bunları eşgüdümlü olarak yapsa. Ortak…
-
kokuşmuş sistem ve sorular…
Ülke gündemi yine çok hızlı, benim kişisel “küçük” gündemim de öyle. Ülkede acayip işler olup bitiyor, bende de öyle. Bense an itibariyle sıkışmış ve yoğunlaşmış gündem durumuna mı kafa yormalıyım, yoksa kendime mi yoğunlaşmalıyım; onu düşünüyorum. Bürge ile sıkça tartıştığımız bir konu başlığı var: “bireysel” – “toplumsal” hususu. Şu an için bir şey ifade etmemiş olabilir ama açıklayayım hemen. Soru basit aslında: Enerjimizi nereye akıtmalıyız? Kendimizle uğraşıp kendimizi bulmaya mı çalışmalıyız, yoksa toplumsal konularla, siyasetle ilgilenip makro çözümlerin peşinde mi koşmalıyız?.. Ben bir süredir ağırlığı büyük oranda “bireysel” yönüne koydum ve oradan ilerliyorum. Ağırlığı koydum dedim ama aslında bu kendiliğinden böyle oldu. Alınmış bir karar değildi yani. Bunu -diğer her…
-
dicitürk şöminesi
Her şeyin içi acayip boşalmış, buna daha ne kadar katlanmayı düşünüyoruz? İzlediğimiz dizileri, programları söylemiyorum bile (bi’şey izlemediğim için artık bilemiyorum da zaten pek) de Digiturk’te radyo kanallarını açınca şömine yanmaya (!) başlıyor ya, pes demiştim birkaç yıl önce gördüğümde. Ama gittikçe daha çok batıyor… Yine uzun zamandır var mı, yeni icat mı bilmem ama şimdi de “şömine keyfi” diye bir kanal var radyo kanallarının arasında. Ekranda yanan şömine(!)yi seyrederken aynı zamanda yanan odunların (!) çıtırtılarını da dinleme fırsatı sunuyorlar sağ olsunlar. O görüntüyü izleyip biraz olsun şömine keyfi alan var mı gerçekten? Seçim çalışmaları sırasında oluşan ses ve görüntü kirliliğine, her seçimde birbirinin aynı söylemlere, şunlara-bunlara katlanmaya devam mı…
-
yalnızlığım ve kabulleniş
Daha ziyade son 1,5 yıldır anlamaya ve içselleştirmeye başladığım üzere hep iyi olacağım, hep mutlu olacağım diye bi’şey yok. Zaten her şey zıddıyla birlikte var. Kötülük olmasa iyiliği, çirkinlik olmasa güzelliği sıcak olmasa soğuğu bilemeyecektik. Bu gerçeği sürekli olarak hatırlatıyorum kendime de etrafımdakilere de. Beni rahatlatıyor da bu düşünce. Toplumsal ya da kişisel, olan-biten bir sürü kötü, abuk şeyi kabullenmemde yardımcı oluyor. Mesela bir süredir epey yalnız hissediyorum kendimi. Kabuğuma çekildim biraz, kış uykusuna yattım falan… Bu süreçte kimsecikleri pek aramadım-sormadım ve bundan mıdır, başka neden(ler) var mıdır – bilmiyorum ama kimsecikler de beni pek dürtmedi bu süreçte… Dürtenlerle, görüşebildiklerimle olan sohbetlerde falan da çok şey paylaşamadığımı hissettim çoğunlukla. Bazen…
-
Rekabetin getirdiği
Bugünlerde yine çok dolup taştığımı hissediyorum ve ara ara olduğu gibi, yine ne hakkında yazacağımı bile bilmeden başlıyorum. Bugünlerde kısa kısa cümlecikler yazıp duruyorum not defterime, o konularda düşünmek, yazıp çizmek için. Hem oluşturduğumuz bu saçma sapan dünyaya, sisteme dair hem de kendime dair saptamalar, çıkarımlar, gözlemler… Ama cidden, nereden başlamalı… —— Defteri çıkardım şimdi, baktım en üstte şunu yazmışım: “Rekabet – üstte sınırlı yer olması! Mesela birine yardım ettin, üste çıktı; e şimdi de başka biri düştü!“ Mealen: Sistem rekabete dayandığı, birimizin çıkması için diğerinin düşmesi gerektiği sürece debelenip durmaya devam edeceğiz. Yani diyorum ki… Atıyorum, bir ülkede 1 milyon kişi için güzel iş fırsatı var olsun ve ancak bu…
-
Destekçilere mektup vol.6
Şubat ayı bilançosu sıkıntılı ve -aylık harcamalarımın iyice düşmüş olmasına rağmen- ilk kez eksiye düştüm. Bilgi ve ilginize… ((: İşte bugün yazmış olduğum mektup: Herkese merhaba, Her şey yolunda, keyifler yerindedir umarım? Benim hissiyatım şu sıralar çokça inişli çıkışlı. Ama şimdi buna girecek değilim, ay sonu paylaşımı zamanı ((: Geçen ay sonunda artan 63,50 TL vardı ya. Üniversite mezunu olup da işportacılık yaparak hayatlarını kazanan iki arkadaşım var, bu aralar sıkışık da olduklarını bildiğimden bunu önce onlara önerdim. Fakat “kazanmadıkları” parayı kabul etmek istemediler (Bununla ilgili çok itirazım var aslında ama tabii ki anlıyorum da onları). Sonrasında da burnumun dibinde olan Burcu’yla paylaşmak istedim. İtiraz da etmedi, tam olarak kabul…
-
24 saat gerçekten çok az!
Bugünlerde kafamın içinde o kadar çok şey dönüyor ki anlatamam. Coşkuyla her şeye, her yere saldırasım geliyor ama neyi, neresinden tutacağımı şaşırabiliyorum. Şu andaki yazma isteğim de birkaç gündür çok güçlü bir şekilde var olmakla birlikte ancak fırsat bulabildim. “İşsiz adamsın, nasıl fırsat bulamıyorsun?” diyeniniz varsa bir süre işsiz takılsın da görsün dünya kaç bucak! Yapacak ne kadar çok iş, okuyacak ne kadar çok kitap var, ve ilgimi çeken sayısız hobi, yazmak istediğim yazılar, kitaplar… Gerçi son bir haftanın yoğunluğunda bunların yanı sıra bir de “iş”im vardı. Daha önce göçebe günlerde bahsettiğim üzere; düzeltmenlik, editörlük işlerine soyunuyorum yavaştan ve geçtiğimiz hafta yoğun bir şekilde, düzeltmek üzere aldığım ilk kitapla ilgili…