• Uncategorized

    Olan biteni, gündemi tekrar takip etmeye başladım şu sıralar. İlgisizliğimin ne kadar süreceğini merak ediyordum; bu kadarmış. Gerçi yine eskisi kadar da değilim, en azından şimdilik. Yaşanan çok kötü olayların yıl dönümleri yaklaşıyor, Roboski gibi, Hrant’ın katli gibi. İçinden geçtiğimiz günlerde de Maraş olaylarının, Hayata Dönüş (!) operasyonunun dönümlerini yaşıyoruz. Bir sürü boktan şey olageldi bu ülkede. Nereye elini atsan katliam, haksızlık, cinayet, yerinden etme, haksız tutsak etme, adil yargılaMAma çıkıyor. Bazen çok yılıyorum bütün bunlardan. Galiba bir süre uzaklaşma durumum da bundandı. Çoğunlukla da (son birkaç ay haricinde), tam da bu kadar pislik olup bittiği için, elimden geldiğince mücadelelerin içinde yer almak istiyorum. Meydanı boş bulsunlar istemiyorum; benim gibi…

  • Uncategorized

    “paylaşma, kendini deşifre etme” gibi şeyler

    -Ön not: Aslında “Paylaşasım geldi”de bitmişti yazı; sonra bi baktım devam ediyo.- Buradaki yazıları genelde büyük bir heyecanla yazıyorum, çünkü içimden taşan şeyler oluyor. Yazarken de, -en azından bazen- çok şahane yazıyormuşum gibi geliyor. (Gülücük) Birkaç hafta sonra okuduğumda ise -elbette ki- hiç de şahane olmadığını fark ediyorum. Hatta saçma falan buluyorum bazen, ya da saçma olmasa da gereksiz… Gereksiz yere kendimi anlattığımı fark ediyorum, gereksiz detaylar falan… Paylaşasım geldi.——–Bir de, özellikle ilk paylaştığım gün ve sonrakinde, kaç kişi tıklamış, kaç kişi okumuş diye takip ediyorum heyecanla. Bir yandan da facebook’ta paylaştıysam kaç kişi “beğen”miş falan. Ne olacak bu onaylanma ihtiyacı, ne gereksiz… Hele ki sosyal medya üstünden olan hali. Sırf…

  • Uncategorized

    “Siyah Koku”

    Çok akıl almaz bir kitap okudum, çok başkaydı… Kitap yorum yazısı yazabilecek biri değilim bence, zaten bu bi kitap yorum yazısı da değil ama “Bu kitabı okuyun” diye bi çağrı belki. Herkese… Kitabın adı “Siyah Koku”, yazarı Gülayşe Koçak, Yapı Kredi Yayınları’ndan basılmış, 1.baskısı Şubat 2012. Aslında kitaptan nasıl haberdar olduğum konusu da ilginç, paylaşasım var: Bahar diye bir arkadaşım var, İstanbul 2010’da beraber gönüllü idik. Yaklaşık 2 yıl görüşmedikten ve karşılaşmadıktan sonra bi konferansta karşılaştık, bu yılın Mayıs’ı, Haziran’ı falan. Biraz sohbet ettik falan, sonra bi anda bana bu kitaptan bahsetti, ne kadar etkilendiğinden falan. Yazarın adını sanını duymamışım, kitabı da ilk kez duyuyorum. Ama bahar o kadar coşkulu…

  • Uncategorized

    İçimdeki Emre’ler

    Kafam yine çok karışık. Yine bir sürü uçuşan şey, yine yapmak istediğim çok fazla şey, yine benden sadece 1 tane olduğu ve istediğim her şeyi yapamayacağım ve bütün bunlara yetişemeyeceğim gerçeği. İçimde bir Emre var, ki sadece son birkaç aydır ortaya çıkmış durumda olmakla birlikte bu aralar çok baskın. Diyor ki, “Takıl abi, keyfine bak, içinden ne geliyorsa onu yap. Kendi doğrularınla yaşa, Gandhi’yi dinle ve görmek istediğin değişimin kendisi ol. Olabildiğin kadar. Çok da büyük düşünmeden, o büyük düşüncelerin ve hedeflerin içinde kaybolmadan”. Bu Emre, 5 ay öncesinin Emre’sinden çok farklı; haber izlemiyor, gazete okumuyor, gündemi çok çok az, ucundan kıyısından takip ediyor. Tüm sorumluluklarından sıyrıldı ve yollara attı kendini.…

  • Uncategorized

    “gerçeklik” ve diğer bazı şeyler üzerine

    ön not: yazı formatında sıkıntı var, düzeltemiyorum )):epeydir konuşmadığım, görüşmediğim (aslında hiçbir zaman çok fazla konuşmuşluğum, görüşmüşlüğüm yok) bir arkadaşla yazıştık bayağı bi facebook’tan. yine bi’şeyler çıktı sanki, zihnim açıldı gibi ama nasıl sıralayacağımı da bilemedim.  acaba kopyala-yapıştır mı yapsam… mesela ne istediğimi, ne aradığımı sorduğunda ne istemediğim üzerinden gittiğimden bahsettim; ne istemediğimi sorunca, düşünmeksizin şunlar döküldü: “bir şirkette çalışmayı asla bir stk’da çalışmayı.. ehhh tüketmeyi.. ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyacım sanmayı şehir yoğunluğunda ve koşturmasında kaybolmayı yüksek kiralar vermeyi egzos solumayı sürekli koşturma halinde olmayı ve bunu iyi bi’şey sanmayı kendimi dinlemeMEyi falan…” “bişeylerin zorunda olmamak istiyosun yani..” dedi, evet öyle galiba, en azından “gerçek” olmayan şeylerin zorunda olmamak! Zaten…

  • Uncategorized

    Barış! Israrla isteyiniz…

    Neyi paylaşamıyoruz, hiç anlayamayacağım… Şu soğukkanlı, takım elbiseli analistleri, “strateji uzmanlarını” da… Savaş diyorlar, öldürmek diyorlar… Yok yok, onun da yeni adı “etkisiz hale getirmek”. “Teröristler” söz konusu olunca öyle en azından. İnsan olarak bile görmedikleri için “ölmek”, “öldürmek” fiillerini kullanmıyorlarherhalde. Esra tetikledi şimdi yazısıyla (http://dikeynefes.blogspot.com/2012/10/bir-yasamn-baskalarnn-olmesi-sayesinde.html); aylardır yıllardır kafamda dönen, söyleyegeldiğim, belki 1-2 kez de yazageldiğim şeyleri bir kez daha dökesim geldi. Suriye’de olanlar, Türkiye’nin de içine çekilmesi (ki rastgele doğduğum bir ülkenin böyle bi’şeyin içinde olması/olmaması) çok da mühim değil. Kimin öldüğü hiç mühim değil. Birileri bok yoluna gidiyor olduktan sonra gerçekten ne fark eder ki… Tekrar tekrar “barış” demeden, “kardeşlik” demeden olmayacak çünkü. Adamlar çok güçlü, çok baskın.…

  • Uncategorized

    Okuduklarımdan…

    Bu aralar -son 1 ayda- okuduğum, ilham veren çok enteresan kitaplar var. Aslında ilginçtir, bu kitaplarda yazan şeyleri bir şekilde kendi kafamda evriltiyorum bir süredir; sonrasında karşıma çıkan bu kitaplar düşüncelerimi güçlendiriyor ve belli temellere oturtuyor gibi. Teknolojinin vardığı nokta, insanın zamanını nasıl geçirdiği, kurallar-kanunlar ve bunların işlememesi, paylaşmak gibi konuları içeren, daha iyiye nasıl ulaşabileceğimizi bir şekilde anlatmaya çalışan çok farklı ve aslında çok da örtüşmeyen kitaplar. – “Göğü Delen Adam” var mesela. Elif bulmuş nereden bulmuşsa, elime tutuşturmuştu Ankara’da. Papalagi’den bahsediyor, yani göğü delen adamdan, yani Avrupalı beyazlardan… Okyanusya’da bulunan bir yerli kabilesinin liderinin, 1900’lerin başlarında yapmış olduğu Avrupa seyahati sonrası, orada görmüş olduğu “uygarlık”a olan eleştirilerini içeriyor. “Ev”e, “iş”e,…

  • Uncategorized

    “Şey”ler

    (Kadıköy-Kartal metro hattı…) Bi’şeyimiz varsa onu mutlaka kullanmak istiyoruz. Bu çok anormal bir durum değil belki ama bir yandan üzerimizde bir baskı da yaratıyor sanki. Veya zorunluluk… İşin kötüsü (?) çok fazla “şey”imiz var artık. Şeylerimizin içinde de başka şeyler var. Tüketmeye zaman yetmiyor. Hepimizin bilgisayarları, flash diskleri, harici bellekleri ağzına kadar müzik, film, dizi, komik video dolu. Ayfonlarımızdaki uygulamalar (eplikeyşın) saymakla bitmez. Neyi dinleyeceğimizi, izleyeceğimizi, cihazlarımızın hangi özelliklerini kullanacağımızı şaşırdık. Ama yine yetmiyor, yine boşluk… Nostaljiyi yüceltme akımını pek sevmesem de bunun cazibesine kapılasım var biraz. Çok eskiden değil, bizim kuşağın çocukluğuna gelen zamanlarda, 20 yıl kadar önce mesela, bir evde ortalama 15-20 tane kaset olurdu. Döndürür döndürür dinlerdik…

  • Uncategorized

    “Medeniyet” derken?..

    İstanbul gerçekten çok yoruyor artık beni. Çok sevimsiz gelmeye başladı. Bu koşturma, bu binalar, arabalar, soluduğumuz egzoz, sokaklarda-caddelerde milyonlarca insan… Medeniyet denen şey tek dişi kalmış canavar falan değil de, koskocaman bir yanılgı! İnsanoğlunun bütün bunları kendine yapmasını aklım almıyor. Neden bu kadar çok çalışıyoruz? Çalışmayı azaltmayacaksak teknolojiyi neden geliştirdik bu kadar? Her şeyi makineler yapabiliyor, biz neden keyfimize bakmıyoruz? Sahi neden bu kadar çok araba var? Neden bu kadar çok sırt çantası var? Her birimizin evinde çamaşır makinesi olması bu kadar zorunlu mu? Neden sorgulamıyoruz yahu bunları? Sırt çantası, en basiti… Şöyle büyük çantaları diyorum, kampçı çantası falan mesela… Veya bavul falan, diyelim. Yani yılda, ortalama insanın 2 kere birer…

  • Uncategorized

    dizi izlemek, falan…

    uzun zaman sonra ilk kez dizi izledim. hem de birinci sezon birinci bölümden yakaladım. “the newsroom”u izledim az önce… şimdi dizi iyi, güzel, hoş da, genel olarak bu dizi işini tartışasım var. özellikle son zamanlarda bu dizileri indirmek, oradan-buradan bulmak çok kolaylaştı. herkeste acayip bir arşiv; dexter’lar, HIMYM’lar (how i met your mother), house’lar havada uçuşuyo. artık film kültüründen önemli bir hal de aldı sanki, bu dizi izleme kültürü. iyi de niye izliyoruz dizileri? hatta hunharca tüketiyor gibiyiz sanki. bir oturuşta 6-7 bölüm izlemeler, sezon bitirmeler falan… izlemeyelim değil tabii, çok da güzel diziler var da, yine de birçoğunun zaman kaybı olduğunu düşünmeden edemiyorum. haa, tv izlemek zaman kaybı değil mi?…