-
beyaz yakalı, bol kutulu metropol hayata methiye
O kadar acayip bir dünyada yaşıyoruz ki… En eğitimli, en parlak, en zeki –olduğu söylenen-, kar rengi yakalı kişiler, zamanlarının çok büyük bir kısmını çok katlı kutulardaki* küçük bölmelerde bir takım ekranları seyrederek ve bir takım tuşlara basarak -çoğu sanal olan- bir takım şeylere neden olarak geçirmek için birbirleriyle yarış hâlindeler. Aynı en eğitimli, en parlak, en zeki kişiler, zamanlarının kalanının diğer bir büyük kısmını başka birtakım kutuların içinde geçiriyorlar ve çoğunlukla uyumaktan öte bir şey yapamadıkları bu kutuları satın almak için 8-10 yıllık borçlara girerek kendi kendilerini çok katlı kutulardaki işlerine devam etmek zorunda bırakıyorlar. Bunla kalmıyor tabii, ileride çocukları da kendileri gibi en eğitimli, en parlak, en zeki…
-
Başkalarını Yargılamak Üzerine – Ram Dass
Bugün Ram Dass’ın şu güzel cümleleriyle karşılaştım ve hemencecik çeviriverdim. Funda da kontrol ederek birkaç güzel öneriyle çevirinin okunurluğunu kolaylaştırdı. Kendimin ve tüm okuyanların kalbine dokunması, içselleşmesi dileğimle… *** *** *** Başkalarını Yargılamak Üzerine “Zihninizin nasıl yargıladığını izleyin. Yargılar, kısmen kendi korkularınızdan çıkagelirler. Diğer insanları yargılarsınız çünkü kendi oluşunuzda rahat değilsinizdir. Yargılayarak diğer insanlarla ilişkilerinizde nerede durduğunuzu anlarsınız. Yargılayan zihin son derece bölücüdür. Ayırır. Ayrılma, kalbinizi kapatır. Eğer birine kalbinizi kapatırsanız, kendi acılarınızı ve onlarınkini devam ettirirsiniz. Yargılama hâlinden çıkmak, açık bir kalple sizin ve onların çıkmazlarına değer vermeyi öğrenmek anlamına gelir. İşte o zaman, ayrılma yaratmaksızın kendinizin ve diğerlerinin sadece olmasına* izin verebilirsiniz. Tek gerçek oyun, olma* oyunudur, güçlü…
-
bir akşam yemeği
Dün akşamki menümüzde üç çeşit yemek vardı (genelde iki çeşit oluyor, bazen de tek). Perşembe günü pişirdiğimiz ve dün üçüncü kez yediğimiz tarhana çorbası, cuma günü pişirdiğimiz ve dün ikinciye yediğimiz bulgur pilavı, bir de salata. Tarhanamız, gıdamızın büyük kısmını karşıladığımız Fethiye Üretici Pazarı’ndan, hep alışveriş yaptığımız ama adını unuttuğum teyzeden. Bir-iki ay önce bir kg almıştık; lezzeti, besleyiciliği ve pratikliği ile sıkışık zamanlarda kurtarıcımız oldu; bu hafta yine aldık. Önce -köyde kendi topladığımız zeytinlerden elde ettiğimiz- zeytin yağında sarımsağı biraz çevirdikten sonra, bu yıl ilk kez biraz domates salçası da (ki onu da aynı pazardan başka bir teyzeden almıştık) ekledim, iki çevirdim, sonra soğuk suyu boca ettim tencereye, üstüne…
-
diğer yol
Şimdi derin bir nefes al ve çok öfkelendiğin birini gözünün önüne getir. O kişi kim bilir ne yaptı sana ya da bir başkasına, başkalarına, belki doğaya, belki bir hayvana… Belki sana yamuk yapan bir arkadaşın, belki bir ülkeyi savaşa sürükleyen bir devlet adamı, belki Anadolu’daki son vaşaklardan birini öldüren bir adam… Bu kişi ya da kişiler, bu “kötü” şeyi yapmadan bir gün önce ne hâldeydiler acaba… Peki ya ondan önceki gün, ve ondan önceki… Eylemlerimiz, deneyimlerimiz sonucunda hayata verdiğimiz tepkiler ya hani… Geriye gitmeye devam ettikçe bir yerde sebebe ulaşacağız. Sevgisiz bir çocuk olarak mı yetişti, ailesinden şiddet mi gördü, bir takım “zararlı” fikirleri arkadaşları mı kafasına soktu, başkalarından kazıklar…
-
yelken ol, balık ol, su ol
Bir zamanlar, olmak ve yapmak karşıtlığı (?) üzerine düşünüp duruyordum. Özellikle son zamanlarda başkalarından da sık sık buna dair bir şeyler duyuyorum ve bir süre önce, ben de dâhil olmak üzere birçoğumuzun bunu yanlış anlamış olduğumuzu fark ettim. Bunu fark etmemi sağlayanlardan biri Andrew olmuştu: “Olmak yapmayı içeriyor.” demişti basit bir şekilde, ki bu basit cümle bana çok şey anlatıyor. Tabii ya! Sanki bir karşıtlık olması lazımmış gibi. Tam da karşıtlık olduğunda çatışma doğuyor ve çatışma olan yerde huzur barınamıyor halbuki. Peki iç içe geçmeleri mümkün mü? Olmak, yapmayı nasıl içerir? Bunlar nasıl kol kola yürürler? İçimde bir şey yapma isteği duyduğumda bu nereden geliyor? Zamanımı mı doldurmaya çalışıyorum? Egomu…
-
benmerkezimizde kesişmeler
Bir süredir benliğimin genişlediğini hissediyorum. Bu his bazen epey derinden geliyor bazense o kadar değil. Bazen diğeriyle, bazen diğer-ler-iyle, bazen ise herkesle ve her şeyle bir olduğumu hissediyorum; işte o zaman kocaman oluyorum, enginlere sığmayıp taşıyorum. O zaman tüm ayrımlar ortadan kalkıyor. Her şey ve hiçbir şey oluyorum.Her zaman o noktada değilim. Benliğimin daraldığı, iyice daraldığı ve sadece kendimden, Emre’den ibaret olduğum zamanlar da yaşıyorum. Diğer her konuda olduğu gibi bunda da sarkaç gibi salınıyorum. Bir oradayım, bir burada, bir şurada… Ve her nerede isem, bunla kalmaya, değiştirmeye çalışmamaya, olduğumla mücadele etmemeye niyet ediyorum. Bu niyetim her konuda geçerli… *** Benliğimin en güdük kaldığı anlarda bile, adımlarımı daha bütünsel bir…
-
ver(ebil)mek – al(abil)mek
Aslında bu dünyaya vermek için geliyoruz. Yaşadığımızı gerçekten hissettiğimiz an’lar armağanlarımızı paylaştığımız, hizmet ettiğimiz an’lar, fırsatlar. Fakat ne hikmetse hayatın akışı; birçoğumuzu, vermekten, armağanlarımızı paylaşmaktan alıkoyuyor ve istemediğimiz işleri icra ederek geçen günkü yazıda değindiğim para kazanma yarışına sokuyor. Bunun ne hikmet olduğu aslında açık: Charles Eisenstein, geçen haftalarda üç ya da dördüncü kez okuduğum muhteşem kitabı Kutsal Ekonomi‘de bunu uzun uzun anlatıyor. Ben bu yazıda bu koca konunun birkaç yerine dokunabileceğim. Vermek ve almak ilişkiyi kuran, topluluğu inşa eden şeylerin başında geliyor. Ancak bu verme ve almayı basit bir değiş-tokuş işlemi olarak icra ettiğimizde maalesef ki çoğu zaman böyle bir ilişki kurulamıyor. Para karşılığında ürün/hizmet, ürün/hizmet karşılığında da para alınıyor ve ortada bağ kuran herhangi bir durum…
-
armağan ekonomisi ve ben
1 Buna dair daha önce de yazmış olmalıyım: Parayı edinme serüvenimizi para kazanma olarak tanımlamamız, olayı tek başına tüm çıplaklığıyla gösteriyor aslında. Para, kazanılan bir şeydir ve bunun karşısında parayı kaybeden birileri vardır; yani sürekli bir rekabet hâli… Dile getirdiğimiz kelimeler gerçeğimizi tanımlıyor ve yeniden üretiyor ya, bir süredir para kazanmak yerine parayı edinmek, paraya erişmek gibi kullanımları tercih ediyorum. Bu, sadece bir laf ebeliği değil; gerçekten de bir şey kazandığım yok, zira kaybeden yok. Yaklaşık beş yıldır paraya ulaştığım yolların tamamını armağan ekonomisinin* taşlarıyla döşedim ve yapıp ettiklerim, yazıp çizdiklerim, düzenlediğim buluşmalar vs. sonrasında insanlar bana içlerinden gelen ve bütçelerine uyan miktarı -ve/veya para dışı muhtelif armağanlarını- iletiyorlar. Dolayısıyla…
-
ding dong
– –ding dong– – kim o?– benim. iyi ki doğdun!– bugün doğum günüm değil ki! hem sen de kimsin?– doğum günün olmasına gerek yok; iyi ki doğdun!– nereye iyi ki doğdum allahaşkına; şu yaşamıma bak! hem nerede olduğumu kim söyledi sana?– her ne yaşıyorsan, iyi ki doğdun. ayrıca nerede olduğunu her zaman biliyorum, ben hep sen’leyim.– …– … “dinle” – funda aydın – nasıl yani?– ben sen’im.– sen ben’sen ben kimim?– sen de ben.– yoksa…– evet.– yani…– evet.– o zaman beni yaratan sen’sin!– evet ve…– seni yaratan da ben’im!– aynen öyle.– vay bee!– (gülerek) yaaa…– yani sen…– (gülerek) evet o’yum.– …– …– peki neden ben, neden şimdi?– aslında sadece sen…
-
kutlama/yas
Funda’yla her gece kutlama/yas yapıyoruz. Bu uygulamayı, geçen ilkbaharda birlikte gerçekleştirmiş olduğumuz etkinlikte bana öğreten Hülya‘cığımın kulakları çınlasın. O gün yaşadıkların arasından en özel, en güzel bir taneyi seçip kutlama olarak; içini en cız ettiren, üzüldüğün, tadını kaçıran bir tanesini ise yas olarak grupla paylaşıyorsun. Müthiş bir uygulama olduğunu düşünüyorum ve hem sonraki etkinliklerime hem de günlük hayatıma hemencecik geçiriverdim. Güne genel bir bakış yapma şansı olması; kendini ifade etmek, bazen senin için önemli olan küçücük detayları diğerleriyle paylaşmak için yeni bir fırsat vermesi; aynı şekilde, diğerleri için nelerin öne çıktığını görerek onları daha yakından tanıma, bağları ve safları sıklaştırma şansı ortaya çıkarması gibi güzellikleri var. Eh, evde biz bize…