bize dair

Çoğunlukla yine benden yola çıkan, bunla birlikte herkese seslendiğim yazılar...

  • bize dair

    Şehirden göçmek isteyenler için bir rehber denemesi

    Tanıdığım ve tanımadığım birçok insanla, terk-i şehir edip köye veya küçük bir sahil kasabasına yerleşmeleri konusunu konuşuyor, yazışıyoruz. Gördüğüm kadarıyla gerçekten de çok fazla insan başka bir hayatın hayalini kuruyor; çoğunluk, türlü nedenle bunun için adım atmaya cesaret edemezken, sayıları gittikçe artan bir azınlık ise yeni hayatına doğru yelken açıyor. Bu yazıyı yazma fikri uzun zamandır aklımda idi, şimdiye kısmet oldu. Aslında şimdiye kadar yazdıklarımın büyük kısmında buradaki hayatın ne kadar keyifli, kolay, ucuz vs. olduğunu belirtegeliyorum ama tamamen buna odaklanacak bir yazı yazmak ve bu adımı atmak isteyenlerin, bir nebze olsun önlerini görmelerini sağlamak ve onlara cesaret sunmak istedim. Köydeki hayatımdan genel olarak çok memnun olduğum ve diğer şehir…

  • bize dair

    “olan” ve “olması gereken”

    Üniversitede iktisat okudum ben. Üç ya da dördüncü sınıfta, dersin birinde, pozitif iktisat ve normatif iktisat kavramlarını öğrenmiştim. Pozitif iktisat, olanı incelerken; normatif iktisat olması gerekene bakarmış. Bu ayrım -şu an hatırlamadığım bir vesile ile- dün bir anda zihnimde yandı söndü, sonrasında ise böyle bir ayrım yapmanın günümüzdeki anlayışla ne kadar örtüştüğünü fark ediverdim. Bi’ olan var, bi’ de olması gereken, ve bunlar birbirinden tamamen farklı şeyler… Peki acaba istediğimiz dönüşüm, olanı ve olması gerekeni keskin bir şekilde birbirinden ayırdığımız için gerçekleşmiyor olabilir mi? Hatta sadece birbirinden değil, kendimizden de ayırıyoruz, özellikle de olanı! Şimdi şöyle oluyor (yani, galiba…): Hepimizin kafasında olmasını istediklerimiz, yani bir takım olması gerekenlerimiz var ve…

  • bize dair

    Sen yoksan bir eksiğiz

    Defne Koryürek’in bir ara yazdığı üzere, indirimde diye aldığımız sekizinci tişört ile 3.Köprü, Kanal İstanbul vs. arasında düpedüz bir bağ var. İçimizde büyüttüğümüz nefretle birkaç gün önce ölen arkadaşlarımız arasında sıkı bir bağ olduğu gibi… Her şey her şeyi etkiliyor, kocaman bir ağın parçasıyız ve tercihlerimiz geleceğimizi şekillendiriyor. Ne yiyip içtiğimiz, ne giydiğimiz, hangi ürünleri tükettiğimiz, ne düşündüğümüz, enerjimizi neye verdiğimiz … bütün bunların  kolektif birliği “hayat”ı meydana getiriyor ve meydana getirdiğimiz hayattan hemen hiçbirimiz memnun değiliz; gerek kişisel boyutta gerekse büyük resme baktığımızda… Bütün bunları sözümona biliyoruz ama hayatlarımıza baktığımızda, uygulamalara gelince birçoğumuza verilecek not “Otur, sıfır!”dan ibaret. Üzgünüm ama öyle… Yok yok üzgün falan değilim, lafın gelişi öyle…

  • bana dair,  bize dair

    Senin için ne yapabilirim?

    Dün içimde yanan bir şeyler vardı, ne olduğuna baktım baktım ve en sonunda aşağıdaki satırlar çıktı ve facebook’ta yayımlandı. Buradan da paylaşmak istedim. Çağrı, açık çağrıdır ve muhatabı herkestir. Bu, herkesin taleplerine koşabileceğimi garantilemez ama elimden gelen herhangi bir şey olursa tereddütsüz yapacağımı gösterir. Bu arada şunu da eklemek isterim ki hayatımda belki hiç olmadığı kadar egosuz bir şekilde yaptım bu çağrıyı. Yani birileri için bir şeyler yapmayı her zaman severim, onun bunun yardımına koşmayı falan da öyle. Diğer koşuşlarımda “iyilik” yapmanın yanı sıra, sanki kendimi tatmin etmek, önemli olmak, işe yaramak gibi konular da vardı perde arkasında. Bu sefer çok daha saf bir şekilde kendimi ortak kulanıma açma, “bir”in…

  • bize dair

    Yukarıdan bakınca…

    Üç gün önce, -artık alışkanlık haline getirmeye başladığım- sabah meditasyonumda kendime, otururken yukarıdan baktım. (Sanki kamera yavaşça yükseliyor gibi düşünün) Sonra kamera, sanki evin tavanı yokmuş gibi, herhangi bir engelle karşılaşmadan yükselmeye devam etti. Yükseldikçe, evde uyuyan arkadaşlarımı da gördüm. Bir an için düşündüm, bu üç kişinin kendince sevinçleri, huzursuzlukları, egosal halleri vs. var. Yükselmeye devam etti kamera, az daha çıkınca hemen yandaki evi, o evin içindeki kişileri, onların içindeki mutlulukları, hayal kırıklıklarını, beklentilerini görür gibi oldum. Kamera yükseldi, yükseldi… Arka taraftaki komşuları, sonra bütün mahalleyi ve zamanla bütün köyü; sonra Göcek’i*, Muğla’yı görmeye başladım. Devamını görmedim galiba. Zihnim başka yere kaydı gitti. Ama kaymadan önce, en son, bunca kişinin…

  • bize dair

    Hikaye: Ceyda ile Burak

    Geçenlerde bir büfede sandviç yerken kulak misafiri olduğum, -isimleri aklımda yanlış kalmadıysa- Adem ve Burak’ın tartışmasının dökümü -biraz eksiğiyle- aşağıdadır. A – Evet abi tamamen haklısın. Tüm kabahat onda.B – …A – Abi, noldu? Durdun birden.B – Bi’ dakka düşünüyorum.A – Neyi?B – Tam şu anda, çok büyük bir ihtimalle, Ceyda da Neşe’nin yanındadır ve aynı kavgayı kendi bakış açısından anlatıyordur.A – Eeee?B – Ve -yine çok büyük bir ihtimalle- Neşe de Ceyda’yı tamamen haklı buluyordur ve tüm kabahatin bende olduğunu düşünüyordur.A – Normaldir abi, bütün kadınlar aynısını yapmıyor mu zaten? Her şeyi sadece kendi bakış açılarına göre değerlendiriyorlar işte.B – Peki burada bizim yaptığımız ne?A – Dertleşiyoruz abi.B –…

  • bana dair,  bize dair

    “Evlilik” üzerine…

    Şu evlilik meselesine bir süredir epey takılmış durumdayım. Çocukken bile ne kadar gereksiz bir kurum olduğunun farkındaydım ama buaylarda daha bi’ tetikleniyorum nedense. Özellikle de “alternatif” olarak nitelendirebileceğim dostlar da dört nala bu müessesenin yolunu tutmak için koşuyorlar ya, en çok da o zaman. Yok yok, kimseyi yargılamıyorum, herkes istediğini yapar zaten de kendi hissiyatımı paylaşmaya çalışıyorum. Evlilik kurumunun benim hayatıma hiçbir şey katmayacağından çok eminim de başkalarınınkine de pek bir şey katabileceğini düşünmüyorum. Bir ilişkiyi resmileştirmek ve devlet nazarında onaylatmak, ona ne katabilir ki… Katmak bir yana, çevremde gözlemlediğim kadarıyla, -her biri hakkında paragraflarca yazabileceğim- bir sürü sıkıntıya yol açıyor, olsa olsa. Maddi ya da manevi herhangi bir ihtiyacı…

  • bize dair

    Ah şu para mefhumu!

    Bilenler bilir, para konusuna epey takmış durumdayım. Gerek yapmaya çalıştığım zihinsel analizlerle, gerek yaptığım okumalarla, gerekse konuya dair yaşadığım tecrübelerle bir süredir bu sularda geziniyorum. Konuya dair önemli farkındalıklarımın oluştuğunu düşünüyorum ama bunları doğru cümlelerle aktarmaya her zaman yeltenemeyebiliyorum. Bazen de deniyorum, şimdi deneyeceğim gibi… Aylardır kafamda dönen bir cümle var: “Para kazanmak için, yapılan şeyi metalaştırmak gerekiyor.” (“Meta”nın tanımından bile emin değildim aslında ama şimdi TDK’dan baktığımda “mal, ticaret malı” olarak tanımlandığını görüyor, yola devam ediyorum.) Ne kadar güzel şeyler yaparsan yap, insanlara veya diğer canlılara/cansızlara ne kadar fayda sağlarsan sağla; yaptığın şeyi metalaştırmadığın sürece para kazanamıyor, dolayısıyla geçimini sağlayamıyorsun. “Eee, ne var ki bunda?” gibi soruları duyar gibiyim. Bir şey yok bunda, yani aslında…

  • bize dair

    Hikaye: Emekli bir aydının kendi kendine sayıklamaları

    Bana öyle geliyor ki herkes her şeyi yanlış anlamış. Bir ben miyim doğru anlayan? Galiba evet ama işin kötüsü hemen herkes de aynı şekilde düşünüyor, düşünsenize… Yani doğru anlayanın “ben” olduğu bu kadar kesin olmasına rağmen büyük bir kısmınız sanıyorsunuz ki asıl sizsiniz doğru anlayan. Öyle değil işte ama öyle sanıyorsunuz. Nasıl etsem de uyandırsam sizleri, hiç bilmiyorum. Ben uyanığım çünkü, sizse uyuyorsunuz. Bu durumdan da memnunsunuz aslında. Bense sizin uyuyor olmanızdan, dahası, bu durumdan memnun olmanızdan hiç memnun değilim. Sarsmak, sallamak, seslenmek (hepsi de “s”yle başlasın zaten) kar etmiyor, “beş dakka daha” diye diye tükettiniz ömrü, yine yetmedi uykuculuk! Hımff! Ayrıca çok fazla imla hatası yapıyorsunuz, bari onu yapmasanız. Dahi…

  • bize dair

    İyiyim, daha da iyi olacağım, lütfen iyi olun!

    Bir vakitler yazmıştım ki ” ‘Eğer Roboski’de en çok kim üzüldü?’ diye bir yarışma yapılsa kesin derece yapar, en kötü mansiyon falan alırdım.” Durum gerçekten de buydu. Acıları tüm ağırlığıyla sırtlanmaktan kendimi alamıyordum. Sırtlanırsam, gerçekten çok üzülürsem, hayattan keyif almazsam, en azından o kişiler o acıları çekerken umursamazlık yapmamış olur, acılarını paylaşırım diye düşünüyordum herhalde. Şu sıralar “iyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın” diyen çok sevgili arkadaşlarım da benim bir zamanlar hissettiğim gibi hissediyor olsalar gerek. Enseyi karartalım, her gün bu acı(lar)la yaşayalım, “katil devlet” diyelim, “kahrolsunlar” diyelim, bela okuyalım, nefret edelim, tiksinelim… Peki ya ne yapmalı? Unutmalı mı? Bu yaşananlar yaşanmamış gibi mi davranmalı? Kafamızı çevirip başka yöne mi bakmalı?…