-
dizginler
Çizim: Ayşe Gökçe Bor* Uzun zamandır hayatımın dizginlerini büyük oranda elime almış; üstüme yapışmış alışkanlıklardan, öğrenilmişliklerden epey sıyrılmış durumdayım (ya da öyle sanıyorum :). Gerçi eski ezberlerden sıyrılırken yenilerine tutunduğumu fark ettiğim zamanlar olmuyor değil. Dahası, farkına varmadığım ve henüz kurtulamadığım eski ezberlerim ve yine farkına varmadığım yenileri de vardır muhakkak. Dolayısıyla dizginleri bir ölçüde onlarla paylaşıyorum(dur); niyetim ise mümkün olan en çoğunu, tercihen tamamını elime almak ve elimde tutabilmek. Almakla tutmak aynı şey olmayabiliyor; zira günbegün, anbean değişiyor, güncelleniyorum; yeni sürümlerim ortaya çıkmak istiyor. Bu değişimlere ne kadar bırakabiliyorum kendimi, ne kadar -eskiden kalan veya yeni ürettiğim- sabit kimliklere tutunuyorum? Dizginler hâlâ elimde mi, yoksa kaptırdım mı; sabit kimliklere,…
-
Hey gidi Karadeniz – 2
Yolculuğun ilk üç gününe şuradan ulaşabilirsiniz efendim: Hey gidi Karadeniz – 1 *** Gün 4 Dün gök üstümüze boşalmıştı ve çadırlara kaçmış ve erkenden yatmıştık. Bugün ise hava çok sakin, güneşli, bulutsuz… Bu hızlı değişimler beni hep şaşırtıyor. Gerçi biz de böyle değil miyiz? Bir an dünyalara küsebiliyorken, yarım saat sonra veya ertesi gün ortalık güllük gülistanlık olabiliyor. Hislere çok bağlanmama gerekliliğini, gökyüzü olduğumuza ve hislerin gelip geçen bulutlar olduğuna dair metaforla anlatırlar ya; ne kadar da yerinde… Gözlemci olarak kaldığımız, nefes almayı unutmadığımız sürece her şey geliyor ve geçiyor. Sevinçler ve üzüntüler, sevgi ve korku, neşe ve keder ve diğer tüm ikilikler birbiri ardına geliyor, gelebiliyor. Ve zaten biri…
-
Hey gidi Karadeniz – 1
Ayvalık’tan Rize-Ardeşen’e, 1.770 km.lik motorize yolculuk sonrasında (yolculuk yazıları için: motorize günlük – 1, motorize günlük – 2), sıra geldi sebeb-i Doğu Karadeniz ziyaretimize. Doğu Karadeniz yaylalarına çıkmak, oralarda bulunmak, yürümek, çay falan içmek birkaç yıldır aklımdaydı ama bir türlü gerçek bir niyet koymamış olmalıyım ki bu yıla kadar kısmet olmadı. Gerçi 1,5 yıl önce kış aylarında gitmiştim ama o mevsimde yükseklere tırmanmak hayâl tabii. Bu sefer işi sıkı tuttuk; bahar aylarından itibaren Ebru ile konuşmaya başladık, Haziran’da konuyu iyice gündemimize alırken başka kişilerle de flört edildi. Sonuç olarak dört kişilik bir ekip (Ebru-Argın-Burcu Ü.-ben) ile yola çıkmaya karar verdik. Ebru’nun, konuyu konuşmak üzere açmış olduğu vatsap grubunun adına verdiği Hey…
-
motorize günlük (doğu karadeniz’e gidiş) – 2
İlk üç günün hikâyesine erişmek için buraya buyrun. *** Gün 4 Birkaç gündür Burcu ile haberleşip duruyoruz. Kerem’le birlikte Gürcistan’a Rainbow buluşmasına gitmişlerdi ve dönüş yolundalar. Onlar Doğu Karadeniz’den Yalova’ya doğru giderken ben tam tersini yapıyorum. Ortada bir yerde buluşmayı, mümkünse bir ya da iki günü birlikte geçirmeyi umuyoruz. Ve evet, bu gece bunu yapacağız galiba. Sabah erkenden uyandım; 1.400 metrede olduğumu fazla sallamadan, çadırın üstünü bile kapamadan, üstelik yazlık tulumumun içinde ve cıbıldak bir şekilde uyuduğum için günün en soğuk saatlerinde üşüyerek… Bir şeyler atıştırdıktan ve ormanın içlerine doğru biraz yürüyüp bir süre sonra tırsıp geri döndükten sonra çadırımı ve eşyamı toplayıp çıktım yola. Bu gece nerede kalacağımı bilmiyorum,…
-
motorize günlük (doğu karadeniz’e gidiş) – 1
Geçen gün, motor alma fikrinin aklıma düşmesi ve satın alma sürecine dair ufak tefek hikâyeleri yazdım; motorize hayata geçiş yazısından erişebilirsiniz. *** 31 Temmuz’da nihayet motoru aldım ve 1 Ağustos’ta uzunca bir yola çıkacaktım. Birkaç yıldır yapmak istediğim Doğu Karadeniz seyahati gerçek olmak üzereydi; tek sıkıntı ise Doğu Karadeniz’in çok doğuda, çok uzakta olmasıydı: Dümdüz gitsen 1.500 km’den fazla! Önceki günlerde, motoru aldığım takdirde onla gider miyim sorusu içimde yankılandıysa da bunun delilik olacağı ve hem tecrübesizliğim hem de Karadeniz’in hava şartlarına güvenemeyeceğim düşünceleri bir o kadar ses çıkardı ve yankının üstünü örttü. Fakat otobüs veya paylaşımlı bir araba ile o taraflara gitme fikrine o kadar uzak hissettim ki bir…
-
motorize hayata geçiş
Her şey onun başının altından çıktı. En azından bu son hamlemin ilk tohumlarını atan, farkında olmasa da o oldu. Sabri, Mayıs’ta gerçekleştirdiğim dördüncü Çemberli, Oyunlu Doğa Yürüyüşü etkinliğine Konya’dan, 500 km. mesafeden 125 cc.lik motoruyla gelince benim içim bi’ kıpraştı. Param olduğu takdirde bir motor alıp seyahatleri daha keyifli bir şekilde yapma ve yakın yerlere kolayca ulaşabilme fikri dolanıverdi içimde. Lakin çok da üstünde durmadım, hem öyle bir param yoktu hem de o günlerde üç yıldır yaşadığım köyden ve evden ayrılacak olma konusu ile haşır neşirdim ve sonrası kocaman bir bilinmezlikti; bunu düşünmeye ne hacetti. Bu arada 10 yıl kadar önce İstanbul’da yaşarken, yaklaşık iki yıl süren bir motor maceram…
-
resetlenmek
Anlatmak istiyorum; hislerimi, düşüncelerimi, son aylarda olan bitenleri, kafa karışıklıklarımı, korkularımı, -büyük anlamdaki- yolculuğumda nerelerde olduğumu, -geçtiğimiz haftalarda yaptığım daha küçük- yolculuğu ve içimdeki milyonnn tane abidik sesi paylaşmak istiyorum. Neresinden tutacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyorum, o başka… Ama yazmam lâzım, zira Tanrılar Okulu‘nda Dreamer’ın söylediği üzere zihnimin dağınık parçalarını birleştirmenin en iyi yolu yazmak. Eh bu son yolculuk sonrası, her daim karışık olan zihnim iyice karıştığına göre yazmam l-â-z-ı-m! Karışıklık hâlim iyi bir başlangıç olabilir ama bu doğru kelime mi, emin değilim. Önceki gün “resetlenme” kelimesi belirdi zihnimde. Evet, resetlendim! Her şey sıfırlandı, fabrika ayarlarına döndüm sanki ve şimdi ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Daha önce biliyor muydum? Bazen evet, bazen…
-
ölüm’e dair
Ölüme dair hafızama kazınmış iki çocukluk anı’m var; bir anı ve bir hayâl, daha doğrusu. Babamlarla Cahit amcaları ziyarete gitmiştik. En fazla altı ya da yedi yaşında olmalıyım. Bi’ ara benden beş-altı yaş büyük olan Serkan abi ve Şule ablayla iken anneannelerinin -ya da babaannelerinin- öldüğünü öğrendim. O dönemler ölümün sadece trafik kazalarıyla bizi bulduğunu sanıyormuşum (ahh “haber” diye bize sunulanlar!) ki “Aaa, kaza mı geçirdi?” diye sorduğumu hatırlıyorum. “Yooo,” dediler, “eceliyle öldü.”. “Nasıl yani?” falan diye sorup her birimizin bir gün öleceği cevabıyla ve gerçeğiyle karşılaştığımda epey şaşırdığımı söyleyebilirim ama daha derinde ne gibi hisler uyanmıştı içimde, bilmiyorum. Korku, endişe veya ne… Yukarıdaki olaydan birkaç yıl sonra olsa gerek,…
-
kendini alan karar
Yakın zamana kadar kendimi aşırı derecede kararsız biri olarak görüyordum; e öyleydim de… Gerçi ilginç bir şekilde, almak istediğim karar küçüldükçe işim zorlaşırken büyük kararlarda daha kolay netleşebiliyordum. Çikolatalı gofret ya da çokonat yeme konusunda uzun uzun düşünüp işin içinden çıkamazken bir işten istifa etmek söz konusu olduğunda bunu hızlı bir şekilde yapabiliyordum mesela. Şimdilerde ise irili ufaklı hemen her konuda ve hemen her zaman, almamın hayırlı olacağı kararı açık seçik görebiliyorum. Ve tam burada, ifadeyi değiştirmeme müsaade edin: Artık pek karar almıyorum aslında, karar kendini alıyor; kendiliğinden zuhur ediyor. Karar almak (sahi karar vermek ile karar almak arasındaki fark nedir?) epey zihinsel bir şey gibi tınlıyor kulağımda. Kişi olaylara,…
-
su
Su için can’lar.Çok su için. Ben bu aralar çok içiyorum ve her bi’şeyimi temizliyor adeta.Bedenimi, ruhumu, zihnimi… İçtikçe içiyorum, içtikçe işiyorum. Bitmek bilmez bir musluk-koltuk-tuvalet döngüsü… 20 dakikada bir kalkıyorum yerimden. Ve arınıyorum da arınıyorum… Sabah sağlam bir kahvaltı yapıyorum ve sonrasında çoğu gün akşama kadar hiçbir şey yemiyor, deli gibi su içiyorum. 75 cl’lik bir şişem var, bazı günler üç bazı günler dört şişe; hem de dört-beş saat içinde (diğer saatlerde içtiğim başka ama en çok gündüz)… Nasıl da hafifliyorum iyice, nasıl da huzur sarıyor bünyemi… Bu arada ne ilginçtir ki gün içinde iki lokma bir şey yiyeyim (ister birkaç dilim karpuz olsun isterse bir tane dolma), devamı geliyor.…